UMUT - Süleyman S. Aras

6.5.2008 - Doğan Grubu'nun Pornografi Günahı

Günlük gelişmeleri takip etmek için genellikle internet medyasını kullanıyorum. Özellikle gazete ve derginin yerini internet medyasına kaptırmaya başladığı son yıllarda birçok insan aynı şekilde internet medyasına yönelmiş durumda.

 

İnternetin hayatımıza kattığı kolaylıklar, getirdiği çözümler ve sağladığı (insan için) sonsuz bilgi kadar, sakıncaları da göz önünde bulundurulması gereken önemli bir meseledir.

 

Türkiye’de, Doğan Grubu interneti en etkili kullanan grupların başında gelmektedir. Doğan Grubu, internet medyasını kullanmaya başlamadan önce gazete, dergi ve televizyonları yoluyla erotizmin ve pornografinin ülke sathında yayılması için azami gayret göstermiştir. Bu mesleğine binaen Aydın Doğan’ın şahsına ait bir iftihar(!) belgesi bile mevcuttur.

 

Pornografiyi yasaklayamazsınız; yasaklarsınız belki; ama -devlet yasaklarsa kimse “neden yasakladın?” diyemez- tamamen ortadan kaldıramazsınız. Çünkü habis ruhlu, şeytan ahlaklı insanların tamamen ıslah edilmesi ütopyadan başka bir şey değildir. Bu tür insanlar oldukça pornografi de, narkotik de, pedofili de, cinayet de, terörizm de olacaktır. Olmaması gereken, Türkiye medyasının hâkim konumunda olan bir grubun bunların reklamını yapma heveskarlığıdır. Doğan Grubu gönüllü pornografi yayıcısı rolünün farkında değildir diyemeyiz.

 

Hem gazetelerinde hem dergilerinde hem de televizyonlarında ve internette sahip olduğu haber portallarında erotizmin sınırlarından pornografinin tarlalarına dalan yayınlarının yanı sıra bizzat porno içerikli sitelerin adreslerini fütursuzca yayınlaması akıl almaz bir yıkımdır. Doğan Grubu’nun sahibi Aydın Doğan’ın bu durumdan haberi var mı, bilemem. Eğer haberi yoksa (ki bu bana imkânsız gibi geliyor) fena halde kullanılıyor demektir. Korkunç bir yıkım başka nasıl olabilir?

 

8-15 yaş arası öğrencilere “İnternet Medyasını Araştırma” ödevi verildiğini düşünün. O yaşlarda merak hissinin çocukları nerelere sürüklediğini hatırlayın. İnternet medyasını araştıran öğrencinin -sözüm ona habercilik adına haberde geçen internet adresine denk gelmemesi mümkün değil- bu tür siteleri merak etmesinin doğal olduğunu göz önünde bulundurun. Aynı öğrencinin kâşif hissiyle bu adresi/adresleri diğer arkadaşlarıyla da e-posta yoluyla paylaşacağına da emin olun. Sonrasını varın siz hesap edin.

 

Bu durum sadece o yaşlardaki çocuklar için değil herkes için sorun teşkil ediyor. “Pornografiyi ve cinselliği tabu olmaktan çıkaracağız” iddiasıyla yola çıkan şövalyeler; anasının, kızının, çocuk yaştakilerin ırzına geçen ucube bir nesilden başka ne ile karşılaşacağını zannediyordu acaba, çok merak ediyorum.

 

“Toplumda bu kadar dejenerasyon, deformasyon, sapıklık, sapkınlık nasıl olur da bu kadar artar?” diye sorup derin psikolojik tahliller yapan yazarları unutun, tüm yazdıklarını ve gazetelerini buruşturup çöpe atın. O zaman her şey tekrar yoluna girecektir.

 

Süleyman S. Aras

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


3.5.2008 - 1 Mayıs ve Kurulu Saatler

Önceki gün, 1 Mayıs’ı, eski adıyla İşçi Bayramı’nı yeni adıyla Emek ve Dayanışma Günü’nü, bir kere daha idrak ederek, kendimize has rezil görüntülerle tarihin tozlu arşivlerine gönderdik.  

 

Neden bizim milletimiz kadar nevi şahsına münhasır başka bir millet yok? Neden bir türlü ümmeten vasatan* olduğumuz günlere dönemiyoruz? Sağduyu, empati, kardeşlik, paylaşma, anlaşma, ortak payda, ortak akıl, kolektif şuur hangi dağların arkasına saklandı? Bu duygular körebe oynayacak millet olarak sadece bizi mi buldu? Yoksa biz mi onlardan saklanıyoruz?

 

Önceki gün yaşanan olaylarla ilgili sadece iktidarı ve İstanbul yönetimini veya sadece eylemcileri (işçi örgütleri) suçlamak tutarlı bir duruş değildir elbette. Devletin koyduğu sınırların saçma oluşu kadar eylemcilerin dik kafalılığı da abes bir durum meydana getirdi. Böylece 1 Mayıs’ta, İstanbul’dan dünya ajanslarına pek hoş olmayan fotoğraf kareleri yansıdı.

 

Ülke genelinde sakin bir havada geçen 1 Mayıs’ta, İstanbul’un bazı semtlerinde savaş sahnelerini aratmayan görüntüler yaşandı. Bir taraftan eylemcilerin bir kısmı bu günü bahane ederek yine köstebek gibi kaldırımları söktü, bir kısmı işyerlerine, bankalara, arabalara hatta okullara saldırarak onları taş yağmuruna tuttu. Öte yandan polis orantısız güç kullanma geleneğini sürdürdü.

 

Medyaya yansıyan haberlere göre 1 Mayıs’ın İstanbul’a maliyeti 1 milyar YTL’cikmiş. Yazık, çok yazık!

 

Bu tür günlerin özel, kadrolu eylemcileri olduğuna dair kanaatimin şahsıma münhasır olmadığını, toplumun önemli bir kesiminde de aynı düşüncelerin oluştuğunu görmekteyim. İyi niyet beslemediklerine dair kanaatler yükselmekte, tahribat timi gibi çalıştıkları yönündeki şikâyetler artmaktadır. Evet, kurulu saatler, programlanmış robotlar, ipleri başka ellerdeki kuklalar gibi bir anda yüzlerinde maskeler, ellerinde Molotoflar ve içlerinde öfkeleriyle şiddet komutu almış gibi caddelere ve sokaklara fırlıyorlar. Her eylemde aynı sloganlar ve her seferinde aynı öfkeli suratlar… Dengelenemeyen, kontrol edilemeyen, mantıklı ifadelerle açıklanamayan, tuhaf, lokal olsa da (zarar anlamında) etkili bir grup psikolojisiyle karşı karşıyayız.

 

Bu insanlar sözüm ona bu tür demokratik(!) eylemlerle güya benim de sesimi duyurmaya çalışıyorlarmış. İyi de benim adıma; kaldırımları sökme, okulları taşlama, arabaların camlarını kırma, polisi taşlama, dünyaya rezil olma hakkını size kim verdi? Benim adıma şiddet uygulamaya herkes son versin.

 

1 Mayıs geride kaldı. Özel Günlerde Özenle Karmaşa Çıkarma Folklor Ekibi köşesine çekildi. Bir dahaki özel günde görüşme(me)k üzere.

 

Süleyman S. Aras



* Buradaki vasat kelimesini futbol terminolojisindeki vasat kelimesiyle karıştırmayalım, lütfen! Buradaki vasat; ılımlı, dengeli, müsamahakâr, toleranslı anlamlarında kullanılmıştır. Ümmet kelimesini de millet olarak tercüme etmek pekâlâ mümkündür.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


2.5.2008 - Hüseyin Üzmez Olayı ve Hz. Aişe'nin Evlilik Yaşı

Eğer gündemle ilgili yazı yazacaksam hakkında yazacağım olayın üzerinden biraz zaman geçmesini beklerim. Bunu tercih etmemin sebebi, haber kaynaklarımızın genelde yalan, iftira, uydurma haberlerle meşhur (fasık veya münafık) kaynaklardan oluşmasıdır. Olayı izleyip kendi içimde bir değerlendirme yaparsam hataya düşmeme gibi bir ödül kazanacağımı düşünürüm.

 

Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki bir kıza cinsel istismarda bulunduğuna dair haberler de ilk önce bu tür haberleriyle meşhur Doğan Grubu gazetelerinde çıktı. (Ben bu grubu fasık mı yoksa münafık kategorisinde mi değerlendirdiğimi tam olarak netleştirememekle beraber, onların münafıklara daha yakın durduklarına dair oluşan hissim giderek ağırlık kazanıyor.)

 

Çeşitli cephelerden; temkin, hayal kırıklığı, yalanlama, şok, utanma, karşı saldırı içerikli haberler birbirini takip etti. Süreç Hüseyin Üzmez’in cezaevine gönderilmesi ile devam ediyor. Şimdi herkes mahkeme gününü bekliyor.

 

Oldum olası, hiçbir şekilde sempati besleyemediğim ve İslâmî entelijansiyanın temsilcileri arasına (hatta çevresindeki halkalara dahi) sokamadığım Hüseyin Üzmez, şu anda sapık etiketiyle -yalnız- sanık sıfatıyla karşımızda olmasına rağmen beni kesinlikle üzmüştür. Bu menfur olay samimi Müslümanların manevi dünyasında ve kendilerine dışarıdan bakan gözlerde tahribatlara da yol açmıştır.

 

Hüseyin Üzmez suçsuz da suçlu da olabilir. Bu olay, Hüseyin Üzmez’e tertiplenmiş bir komplo da olabilir ve kendisi bilmeyerek veya bile isteye bu komplo içerisinde yer almış da olabilir. Suçsuz olmasının dışında sonuç ne olursa olsun, Hüseyin Üzmez zaaflarının kurbanı olmuş ve şahsında binleri, yüz binleri, belki milyonları kurban etmiştir. Bu bağlamda sadece 28 Şubat sürecindeki medya illüzyonlarını hatırlamam bana biraz teselli vermiyor da değil.

 

***

 

Zaaflar… Zaaflarımız… İradeye kurban edilmediği takdirde en büyük ve kutsal kurban olarak sahibini seçen zaaflarımız. Erkekler için kadın ve (kadın-erkek) çoğu insan için para, güç ve makam-mevki zaafı…

 

***

 

Siperlerinde yatmış bu tür haberleri bekleyen kötü niyetli yazıcılar ve konuşucular, Hüseyin Üzmez olayını döndürüp dolaştırıp Hazreti Peygamberimizin Hazreti Aişe ile evliliğine getirdi. Meşhur iddia şu: Bu evlilik gerçekleştiği esnada Hz. Aişe henüz 9 yaşında bir kızdı. Bu iddia, belki de İslâm tarihindeki (İfk Hadisesi’nden sonraki) en büyük iftiradır. Hz. Aişe evlendiğinde asla 9 yaşında değildi. Akıllarınca, bilinçaltlarına bu olayın Hz. Muhammed’in uygulamasından mülhem olduğu kodlarını yerleştirmek. Güya, Müslümanlar pedofiliyi, Peygamberlerini örnek alarak meşrulaştırıyor.

 

Eğer gerçekten Hz. Muhammed ile Hz. Aişe evlendiğinde Hz. Aişe’nin kaç yaşında olduğunu merak eden varsa Reşit Haylamaz’ın konuyla ilgili yazısına bu link, İhsan Eliaçık’ın yazısına ise bu link vasıtasıyla ulaşabilir.

 

Süleyman S. Aras

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


24.4.2008 - Onur Öymen’in Üç Günü

1. Gün:

Dinozor beyinli, örümcek kafalı, faşist, statükocu, millet düşmanı (CHP’li) Onur Öymen bir Amerikan gazetesine (McClacthy grubundan Gazeteci Dion Nissenbaum’a) bir röportaj verir. Röportajında, başörtüsünü Almanların Nazi, İtalyanların ise Mussolini dönemindeki üniformalarıyla veya bu diktatörlerin taraftarlarının giydiği gömleklerle bir tutarak “başörtüsü de faşist gömleğidir.” der. Her nasılsa çok geçmeden Hürriyet gazetesi bu haberi Türk kamuoyu ile paylaşır. Hürriyet’in başlığı Onur Öymen’in ağzından: “Türban da faşist gömleği gibi”

 

2. Gün:

Onur Öymen Vakit gazetesine bir açıklama yaparak başörtüsüne faşist gömleği benzetmesi yapmadığını söyler ve Hürriyet’i (nasıl bir cesaret ise) kaos çıkarmaya çalışmakla suçlar. Bu beyanat Vakit’te yayınlanınca bu sefer Hürriyet gazetesi Onur Öymen’i arayarak Vakit’e böyle bir beyanat verip vermediği yönünde kendisini sorguya çeker. İşin renginin değiştiğini anlayan ve renkten renge giren Onur Öymen bu sefer Vakit’i yalanlar. Vakit gazetesi Onur Öymen’in açıklamasının deşifresini yayınlar. Son çare olarak kıvırma seanslarına başlayan Onur Öymen, özür dilemek yerine, Amerikalı gazetecinin, açıklamalarını çarpıttığını belirterek işin içinden sıyrılmaya çalışır.

 

Allah'ım bu nasıl bir çelişkidir? Nasıl bir kendi kendini rezil-rüsva etmedir? Acaba Onur Öymen'in ömünden kaç yıl gitti? Belki de hiç umursamamıştır. Kim bilir... Bu jenerasyon böyle değil mi?

 

3. Gün:

Amerikalı gazeteci Dion Nissenbaum, sitesinde, Onur Öymen’in röportajının hem deşifresini hem de ses kaydını yayınlar. Onur Öymen’in doğal olan turp rengi suratı iyice kızılla kara arası bir renge döner. “Yüz karası” deyimi, icat edildiği günden beri ilk defa bu kadar işe yarar.

 

Üçüncü günden sonra, üç günden önceki Onur Öymen ne ise yine odur. İsmiyle alakası olmayan bir halde insanların yüzüne bakma cesareti göstererek yaşamayı sürdürmektedir.

 

Süleyman S. Aras

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


23.4.2008 - Urun Hakan Şükür’e

Hakan Şükür dün (22.04.2008) mealen dedi ki: “Ey kardeşlerim (ki hepimiz din kardeşiyiz) Kutlu Doğum Haftası sathı mahallindeyiz. Bu sathı mahal içine denk gelen hafta sonunda (27.04.2008 Pazar gününü kastediyor) Galatasaray ve Fenerbahçe olarak bir derbi maç yapacağız. Bu derbi maçı, futbolcular olarak Kutlu Doğum Haftası’na yakışır bir kardeşlik ve düstur içinde oynayalım. Taraftarlarımız ve yöneticilerimiz de bu ortama yakışanı yapsınlar.”

 

Aman Allah’ım! Kıyamet koptu. Hakan Şükür’e duruşundan, misyonundan, inancından ve yaşam biçiminden dolayı düşman olan ve her seferinde saldırmak için fırsat bekleyenlere gün doğdu.

 

Allah aşkına ne dedi şimdi Hakan Şükür? Ha şu meşhur laikliğe darbe meselesi değil mi? Yoksa bilinçaltınızdaki kodlarda gizli olan din düşmanlığı mı? Nedir sizin derdiniz. Eleştiriyi espriyle süslemiş döktürmüş zavallılar: Kimisi “derbide hatim indirelim bari” demiş, kimisi Hakan’ı imam, bazısı bölücü ilan etmiş… Hakan’a derbide haşema giymesini öneren bile var. Elhasıl ne kadar öneri manyağı ve Hakan düşmanı varsa bir kere daha hepsi ortaya döküldü.

 

Ve maalesef tüm bunları “biz de Müslüman’ız” diyen ikiyüzlüler yapıyor. Köşelerinde tünemişler vakti zamanı gelince ortaya çıkıveriyorlar.

 

Öte yandan ülkemizdeki kalemlerin çoğunu elinde bulunduran ve yeri geldiğinde -kaos için- misyonerleri hedef gösteren Törkiş misyonerler, ülkemizdeki yabancı futbolcuların dini motiflerini sergilemelerini hayran ifadelerle yazarken bizim birkaç futbolcumuza müsamaha dahi gösteremiyorlar. Ha tabi, bizim şartlarımız farklıydı değil mi? Bizim dengelerimiz pamuk ipliğiyle bağlı olduğu için her an kopabilir. Onun için “hoca camide!”

 

Bu arada yazımın başlığının ilk kelimesini hem Osmanlıca düşünün ve tercüme edin hem de dijital ortamda hazırlanan bir yazı olduğu için noktalı olduğu halde noktasız harf kullanılmış bir kelime olarak okuyun. Maksat anlam zenginliği ve daha eğlenceli bir başlık... Anlayan anladı.

 

Süleyman S. Aras

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


23.4.2008 - Tekbir Giyim Tarzı Deformasyon

Tekbir Giyim’in yaptıkları için deformasyon kelimesi “cuk” diye oturdu. Tesettür adı altında sundukları kıyafetlerin çoğunu dekolte diye giyenleri göz ardı etmemekte fayda var.

 

Eskiden beri bu tür soytarılıklardan, deformasyonlardan, safsatalardan hazzetmem. Bu tür organizasyonları saçma bulurum. Mantıklı bulmak için de hiçbir çaba sarf etmem.

 

Tekbir Giyim adındaki bu kuruluş da her yıl aynı deformasyonu tekrarlar durur. Her yıl büyük bütçelerle podyuma çıkardıkları mankenlere bir bakın. Toplumun temeline dinamit koyanlar bana tesettür teklifinde bulunuyor. Ne adına? Kim adına?

 

Gerçi bu deformasyon kervanına yeni tesettür firmaları da katılmıyor değil; ama Tekbir Giyim bu olayın öncüsü olarak tüm sorumluluğu yüklenmiş durumdadır. 

 

Tekbir Giyim’in sahibi Karaduman Ailesi’nin iyi niyet taşıdığı hususunda da şüpheliyim. Bu da ayrı bir konu. Sözüm ona tesettürü sevdirme, meşrulaştırma veya sistemle barıştırma adına ortaya konan bu tür gülünç, itici, incitici faaliyetler, bir kesimin tatmin duygularını okşayıp onları peşinden koştursa da onlara göre büyük bir boşluğu dolduran büyük bir hizmet gibi algılansa da bana pek öyle görünmüyor. Rengârenk, daracık, bazı kreasyonlarda ise tülden ibaret olan bu kıyafetler ve Tekbir Giyim’in yaptıkları için deformasyondan başka bir şey demek içimden gelmiyor.

 

Sizin tesettür tasavvurunuz bu kadarcık olduğu için tesettürünüzü koruma ve onunla bir bütün olarak yaşama konusunda gerek özel gerekse kamusal alanda Allah (c.c.)’ın size nasip ettiği de ortadadır.

 

Sadece tesettür düşmanlarını düşünmeye çağırmayın. Birazcık da siz düşünün. Nefisler ne talep ediyorsa nasip de o oluyor galiba!

 

Süleyman S. Aras

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


21.4.2008 - Güneşin Batıdan Doğmasını Beklemek

Kategori: Din

Kıyamet alametleri ile ilgili rivayetlerden birisi, kıyamete yakın bir zamanda, güneşin batıdan doğup doğudan batacağına dair rivayettir. Çeşitli İslâmî kaynaklarda kıyamet alametleriyle ilgili yeterli bilgiyi hem olduğu gibi hem de yorumlarıyla bulmak mümkündür.

 

Kimi kaynaklarda kıyamet alametlerinin Hadîslerde bahsedildiği şekliyle (birebir) gerçekleşeceği iddia edilirken kimi kaynaklarda ise kıyamet alametlerinin telif edilmesi yolu tercih edilmiştir. Açıkça belirtmem gerekirse ben de, kendime, telifçi görüşü daha yakın buluyorum. Çünkü İslâmiyet’in kutsal metinlerindeki (Kur’an olsun, Hadîs olsun) hem zahiri hem de batini yönün iç içeliğini göz ardı etmemiz mümkün değildir.

 

Kıyamet alametlerinden üzerinde en çok düşündüğüm, güneşin batıdan doğması meselesi olmuştur. Elbette Allah (c.c.)’ın her şeye gücü yeter (amenna). Fakat güneşin batıdan doğması demek, dünyanın kendi ekseni etrafında şu anki dönüş yönünden tamamen zıt bir yöne dönmeye başlaması anlamına geliyor ki, bu da dünyanın yörüngesinden çıkması dolayısıyla tüm güneş sisteminin ve galaksilerdeki dengenin altüst olması demektir. O zaman bu durum, kıyamet alameti değil de kıyametin bizzat kendisi oluyor. “O halde güneşin batıdan doğup doğudan batacak olması hangi tercüme ile tevil edilmeli?” diye düşünürken yıllar önce okuduğum bir kitap aklıma geldi, Alman Yazar Dr. Sigrid Hunke’nin İslâm’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde isimli kitabı…

 

Alman yazar kitabında Avrupa medeniyetinin, bilim-teknik ve kültür tarihinin İslâmiyet’ten nasıl beslendiğini en güzel örnekleriyle ortaya koymakla kalmamış, Batı medeniyetinin, İslâmî altyapısını gizleme ikiyüzlülüğünü ise eleştirmiştir. Yazara göre, bugün Avrupa’nın üzerinde oturduğu ve anlaşılmaz bir kibirle kendine mal ettiği tüm yüksek değerler ağırlıklı olarak İslâmî geçmişten doğmuş ve ondan beslenmiştir. Endülüs Emevi Devleti’nin bu anlamdaki rolü tartışmaya açık olmayacak kadar ortadadır. Dr. Sigrid Hunke’nin kitabının içeriği o kadar detaylı ki, burada uzun uzadıya bahsetmem imkânsız gibi. Bir dönem Altın Kitaplar’dan çıkan İslâm’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde adlı çalışma -eğer yanılmıyorsam- şu anda Bedir Yayınları’ndan çıkıyor. Bu kitabı herkese (özellikle- İslâm-bilim, İslâm-kültür, İslâm-medeniyet, İslâm-gelişme vs. konularda İslâm’dan yana şüpheleri olan herkese) tavsiye ediyorum.    

 

Bu konuda (güneşin batıdan doğup doğudan batması konusunda) önceden de okuduğum, duyduğum bazı anekdotlar vardı. Örneğin, güneşin medeniyet veya bilim-teknik olarak yorumlanabileceği ve Batının bu anlamdaki ilerleyişinin söz konusu kıyamet alametini açıkladığı ileri sürülmektedir. Diğer bir yorum ise şöyledir: Kıyamete yakın bir dönemde dünyanın manevi kurtuluşu, Avrupa’nın Müslümanlaşması sayesinde olacak ve Müslümanlığın Batıdaki kabulü ve Batıdan tüm dünyaya yayılmasıyla dünya manevi bir aydınlığa kavuşacaktır.

 

Şimdi inşallah düşüncemde hata yoktur. Bana göre güneş batıdan doğmuştur. Bilim ve tekniğin, kültür ve medeniyetin Batıda gelişerek dünyaya oradan yayılması ve Batıdaki önlenemez İslâmlaşma yeterince açıklayıcı değil mi? On-on beş yıl sonra Avrupa’nın dini, dünyanın ise manevi yapısını bir ütopya olmayacak kadar güneşli görüyorum. Bazen umutsuzluğa düşsem de…

 

Gökten bir kızıl elma düştü; tam da kalbime!

 

Süleyman S. Aras

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


15.4.2008 - İyi ki Doğmuşum!

Kategori: Benden Siirler

Bugün benim doğum günüm; ama resmi kayıtlara göre. Gerçek doğum günümü bilmiyorum ve asla öğrenemeyeceğim. Sebebi -malum- eski alışkanlıklar. Doğan çocukların nüfusa geç kaydedilmesinin veya doğum tarihlerinin bir ajandaya, en azından kafaya yazılmasının önemsenmediği yıllarda ve topraklarda doğmuşum. Bunun için ne anamı (anne kelimesini özellikle kullanmıyorum) ne de babamı hiç suçlamadım. Onları suçlamam, sosyolojik gerçekliğin aramıza girmesinden başka ne işe yarar ki?

 

…Ve bugün blog yazmaya başladıktan sonraki ilk doğum günüm. Bunu bir şiirle kutlamayı uygun gördüm. 35’e bir kala bir 35 yaş şiiri okuyacaksınız; ama Cahit Sıtkı Tarancı’dan değil, benden…

 

Otuz Beş Yaş 

 

Yarılamak için yolu, otuz beş şart mı?

Utansam mı çocuk gibi! Anlatmasam…

Yedimde korktuğum kadar,

Korkuyorum diğer yarısını yaşamaktan.

Meğer otuz beş gidermiyormuş;

Yedide yaşanan korkuları.

Daha bir sarsılıyor benliğim,

Çıkarken her basamaktan.

Korkuyorsam, yedimde korktuğum kadar,

Kabahat mi?

 

Ne sürprizi? Bırakın beni, gideyim.

Otuz beş mumlu pastaya siz üfleyin.

Diz üstü çöküp viran bahçeme,

Elimde ayna şakaklarımı seyredeyim.

Otuz beş yıl önce ölen adama,

‘İyi ki doğdun’ demeyin.

N’olur demeyin.

 

Meyve vermeden kuruyan ağaç,

Kesilmeli elbet kör bir baltayla!

Hâlbuki bar verseydi gerçekleşirdi amaç,

Kesilmezdi elbet, hem gitmezdi dünyadan,

Ebter ve mutluluğa aç.

 

Ağaçların dalları gibi şakaklarım.

Dallarım şimdi bembeyaz.

İlkbaharın çiçeklerinden değil lâkin

Sonbaharın sarılığını yaşamaktan…

Hatta bastırıveren zamansız kara kıştan.

Zira erken bastırdı ayaz.

Buz bağladı kalbim gibi şakaklarım…

Üşüdü, dondu, ağardı…

…Ve düştü yapraklarım.

 

Otuzunda bir ağaç gibi kuruyor muyum?

Değilse ne bu işaretler!

Bembeyaz dallar, dökülen yapraklar…

Çiçek sandığım, buzdan kristaller…

Azrail tarafından parça parça kuşatılıyor vücudum.

Kör baltalar kalkıp indikçe gövdeme,

Hâlâ ayakta duruyor muyum?

Hâlâ ayakta mı duruyorum?

 

Sürpriz!

Doğum günüm ölüm günüm.

Ölüm günüm doğum günüm.

Otuz beş mumlu pasta,

Son nefesle söndü…

Üzgünüm!

 

Süleyman S. Aras

Yorum (11) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


9.4.2008 - İstanbullu Bedava Gazeteyi Hak Ediyor mu?

Dünyanın birçok yerinde olan bedava gazete uygulaması bir aydan fazladır İstanbul’da da hayata geçmiş durumda. Hem de iki gazete birden piyasaya çıktı. Birinin adı, Gaste; diğerininki 20dk. Gaste’yi Cüneyd Zapsu’nun, 20dk.’yi ise Doğan Grubu’nun çıkardığını da hemen belirteyim.

 

Yazımın başlığının biraz itici olduğunun farkındayım. Daha önce yazdığım bir yazıda İstanbul sokaklarındaki, çevremizdeki, ülkemizdeki pisliğe, kirliliğe, çevre katliamına dikkat çeken biri olarak, bedava gazete olayından sonra sokak, cadde ve çevre katili olan insanlera nefretim bir kat daha arttı. Bedava gazete olayını sorgulamamın sebebi budur. Yoksa bedava gazete olayı bir kültür devrimi (uyanış ve yeniden doğuş anlamında) bile meydana getirebilir.

 

Ne var ki, insanımız o kadar duyarsız ve o kadar çevre magandası ki, bedava gazete olayından sonra İstanbul sokaklarında uçuşan gazete trafiğinde olağanüstü bir artış meydana geldi. Önceden sadece ara sokaklarda gözlemlenen gazete kirliliği İstanbul’un tamamına yayılmış durumda. Özellikle bu bedava gazetelerin dağıtıldığı ana arterlere yakın yerler gazete çöpünden geçilmiyor. Bedava gazeteyi alan, bir iki çevirip manşetlerine bir göz attıktan sonra direk sokağa atıyor. Herkes böyle yapıyor demiyorum. Duyarlı tüm insanları tenzih ederim; ama çevre magandalarının sayısı hiç de az değil. Çevre o kadar hor kullanılıyor ki, bize dışarıdan bakan medeni bir ülke vatandaşının çıkıp “siz barbarsınız, medeniyet evriminin eşiğine dahi gelememişsiniz” demesine itiraz edemem. Bu itiraz edemeyişin sorumlusunun ben olmadığım gerçeği ise hiçbir işe yaramıyor maalesef. Hâlbuki medeniyet bir zamanlar bizden öğrenilirdi.

 

Keşke halkımız çok okumayı sevse veya bu bedava gazete olayından sonra halkımızın okuma alışkanlığında yukarıya doğru bir istatistik gözlemlesek. Keşke ülkemizde, yazarların kitapları sanatçıların albümlerinden daha çok satsa! Keşke entelektüellerimiz soytarı sanatçılarımızdan daha çok ilgi görse. Keşke, keşkelerimizin sayısında hissedilir bir azalma olsa; ama nerde?

 

Bu iki bedava gazetenin adlarının ciddiyetsizliğinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Birisi gazetenin dilimizde kullandığımız şekli olan gaste kelimesini isim olarak kullanıyor; diğeriyse 20dk ismiyle 20 dakikada evir çevir at mesajı veriyor.

 

“Atma Süleyman!” demeyin. Ben zaten okuduğum gazeteyi sokağa atmıyorum; yakınımda varsa kâğıt dönüşüm kutusuna yoksa çöp kutusuna atıyorum.

 

Gazeteyi veya başka çöpleri, atıkları sokağa atanlar da 20-50 adım yürürlerse çöplerini atacak bir kutu bulabilirler, bulamıyorlarsa bulana kadar ellerinde taşısınlar, ellerine yapışmaz. Çöpler, ellere yapışsa bile dünyanın geleceğinin insanlığın yakasına yapışmasından daha ürkütücü olamaz.

 

Süleyman S. Aras

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


5.4.2008 - La Yükellifullahû Nefsen İlla Vüs’aha

Kur’an-ı Kerim’in ikinci ve en uzun sûresi olan Bakara Sûresi’nin son ayeti (286. ayet) yazımın başlığındaki o müthiş psikolojik terapiyle başlar. La yükellifullahû nefsen illa vüs’aha:  “Allah, hiçbir (canlı-cansız) nefse taşıyabileceğinden fazla yük yüklemez.”

 

Hem birey olarak omuzlarımızda ağır yükler var hem de toplum olarak çeşitli imtihanlardan geçiriliyoruz. Bizim imtihan unsurlarımız sadece ahirete yönelik yapmamız gereken şeyler değildir. Dünyalık duruşumuz, çizgimiz, kültür ve medeniyete katkımız yani dünyanın imarına koyduğumuz tuğlalar da imtihanımızın sonucunu etkileyecektir.

 

Başımızı kaldırıp ileriye doğru baktığımızda sırtımızdaki yükün (ki artık biz yükten değil yüklerden bahseder hale geliyoruz) taşınamaz boyutlarda olduğunu düşünüyoruz. Zaman zaman isyan ediyoruz, “bir insana bu kadar yük yüklenir mi?” diye.

 

Bir yanda omuzlarındaki yükten şikâyet edenlere rastlarken diğer tarafta daha fazla yükün altına girip diğer insanların veya başka canlı ve cansız varlıkların yüklerini hafifletmeye çalışan insanları da görüyoruz.

 

Belki en ideali başkasına yük olmadan sadece kendine düşen görevi yapmak gibi düşünülebilir. Bunun aksini düşünüp daha fazla yükün altına girme erdemi de alkışlanabilir. Hatta alkışlanmalı da. Bu bizim paylaşım kültürümüz değil midir?

 

Ruhen ve bedenen taşınamayacak gibi görünen tüm yüklerimiz zahiri olarak ne kadar ağır da olsa manen altından kalkılamayacak yük (iş) yoktur. Birey ve toplum olarak o kadar düşer kalkarız ki, arkamıza dönüp baktığımızda, tarihin, dizlerimizin yaralarından sızan kanlarla yazıldığını düşünmeden edemeyiz. Her düşüşümüzden sonra kalkarız mutlaka. Kalkarız da önemli olan düşmekle kalkmak arasında geçen sürenin uzunluğudur. Bazen düşer kalırız ve o bizim son düşüşümüzdür. Bazen de yıllar süren bir çırpınıştan sonra ancak kalkarız. Bu kalkma süresinin önemi birey düzeyinden toplum düzeyine geçince daha da artar. Çünkü bireyin ömrü kısadır; fakat toplumun ki öyle mi? Kendimizden örnek verecek olursak ortalama ömrümüz seksen yıl bile değilken Türk milleti olarak toplumumuzun ömrünün iki bin yıldan daha fazla olduğunu biliyoruz.

 

Bu iki bin yıllık sürece baktığımız zaman, hiç de az sayılamayacak kadar düş-kalk yaşamışız. Omuzlarımızdaki yükten yıldığımız dönemlerde biraz köşemize çekilmiş, bu tür durumlarımıza fetret devirleri demişiz. Bazen de öyle bir kalkmışız ki, “ölmek bize göre değildir, olmalıyız ve oldurmalıyız!” demişiz. Olmuş ve oldurmuşuzdur da…

 

Şimdi yine omuzlarımızda, dizlerimizi zorlayan ağırlıklar var. Biz millet olarak bu ağırlıkları da paylaşarak taşımak zorundayız. Biz de üzerimize düşeni yapmazsak zulümle dolan dünyanın kıyametini hızlandırmaktan başka bir şey yapmamış oluruz. Ben, özel ve övülen bir millet olduğumuza ve tüm dünyanın bize her zamankinden çok ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Bu görev çok ağır gelebilir, bazı ağırlıklardan kurtulmak gerekebilir. Bunun için toplum olarak üzerimizden, omuzlarımızdan atmamız gereken sadece ölü toprağıdır.

 

Yine ayete referans verecek olursak söz konusu görev bizim için başarılamayacak bir görev değildir. Ayetin bireye hitap etmesi de bizi aldatmasın, ne de olsa toplum bireylerden oluşur.     

 

Süleyman S. Aras

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
*** - Bu Blogun İçeriğinin Telifi Hakkında - ***

Bu blogda yer alan yazıların tamamının telif hakkı Süleyman S. Aras'a aittir. Blog içeriğinin telif hakkı dünya-ahiret-vicdan üçgeninde korunmaktadır.

NurluYuz Page copy protected against web site content infringement by Copyscape
Hakkımda
Sanal aleme ve sanal alemdeki herkese "açık" ve "natık"; dinleme ve saygı gösterme erdemi gösteremeyen gerçek insanlara ise "ketum" olan... "Sen" de sanal alemde olduğun için "sana" da konuşan...
Page copy protected against web site content infringement by Copyscape

İletişim

suleymanaras25@gmail.com

Neler Var?

  • Alternatif Sozluk
  • Anlam Buhranlari
  • Benden Siirler
  • Din
  • Kategori Kabul Etmeyenler