UMUT - Süleyman S. Aras

21.4.2008 - Güneşin Batıdan Doğmasını Beklemek

Kategori: Din

Kıyamet alametleri ile ilgili rivayetlerden birisi, kıyamete yakın bir zamanda, güneşin batıdan doğup doğudan batacağına dair rivayettir. Çeşitli İslâmî kaynaklarda kıyamet alametleriyle ilgili yeterli bilgiyi hem olduğu gibi hem de yorumlarıyla bulmak mümkündür.

 

Kimi kaynaklarda kıyamet alametlerinin Hadîslerde bahsedildiği şekliyle (birebir) gerçekleşeceği iddia edilirken kimi kaynaklarda ise kıyamet alametlerinin telif edilmesi yolu tercih edilmiştir. Açıkça belirtmem gerekirse ben de, kendime, telifçi görüşü daha yakın buluyorum. Çünkü İslâmiyet’in kutsal metinlerindeki (Kur’an olsun, Hadîs olsun) hem zahiri hem de batini yönün iç içeliğini göz ardı etmemiz mümkün değildir.

 

Kıyamet alametlerinden üzerinde en çok düşündüğüm, güneşin batıdan doğması meselesi olmuştur. Elbette Allah (c.c.)’ın her şeye gücü yeter (amenna). Fakat güneşin batıdan doğması demek, dünyanın kendi ekseni etrafında şu anki dönüş yönünden tamamen zıt bir yöne dönmeye başlaması anlamına geliyor ki, bu da dünyanın yörüngesinden çıkması dolayısıyla tüm güneş sisteminin ve galaksilerdeki dengenin altüst olması demektir. O zaman bu durum, kıyamet alameti değil de kıyametin bizzat kendisi oluyor. “O halde güneşin batıdan doğup doğudan batacak olması hangi tercüme ile tevil edilmeli?” diye düşünürken yıllar önce okuduğum bir kitap aklıma geldi, Alman Yazar Dr. Sigrid Hunke’nin İslâm’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde isimli kitabı…

 

Alman yazar kitabında Avrupa medeniyetinin, bilim-teknik ve kültür tarihinin İslâmiyet’ten nasıl beslendiğini en güzel örnekleriyle ortaya koymakla kalmamış, Batı medeniyetinin, İslâmî altyapısını gizleme ikiyüzlülüğünü ise eleştirmiştir. Yazara göre, bugün Avrupa’nın üzerinde oturduğu ve anlaşılmaz bir kibirle kendine mal ettiği tüm yüksek değerler ağırlıklı olarak İslâmî geçmişten doğmuş ve ondan beslenmiştir. Endülüs Emevi Devleti’nin bu anlamdaki rolü tartışmaya açık olmayacak kadar ortadadır. Dr. Sigrid Hunke’nin kitabının içeriği o kadar detaylı ki, burada uzun uzadıya bahsetmem imkânsız gibi. Bir dönem Altın Kitaplar’dan çıkan İslâm’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde adlı çalışma -eğer yanılmıyorsam- şu anda Bedir Yayınları’ndan çıkıyor. Bu kitabı herkese (özellikle- İslâm-bilim, İslâm-kültür, İslâm-medeniyet, İslâm-gelişme vs. konularda İslâm’dan yana şüpheleri olan herkese) tavsiye ediyorum.    

 

Bu konuda (güneşin batıdan doğup doğudan batması konusunda) önceden de okuduğum, duyduğum bazı anekdotlar vardı. Örneğin, güneşin medeniyet veya bilim-teknik olarak yorumlanabileceği ve Batının bu anlamdaki ilerleyişinin söz konusu kıyamet alametini açıkladığı ileri sürülmektedir. Diğer bir yorum ise şöyledir: Kıyamete yakın bir dönemde dünyanın manevi kurtuluşu, Avrupa’nın Müslümanlaşması sayesinde olacak ve Müslümanlığın Batıdaki kabulü ve Batıdan tüm dünyaya yayılmasıyla dünya manevi bir aydınlığa kavuşacaktır.

 

Şimdi inşallah düşüncemde hata yoktur. Bana göre güneş batıdan doğmuştur. Bilim ve tekniğin, kültür ve medeniyetin Batıda gelişerek dünyaya oradan yayılması ve Batıdaki önlenemez İslâmlaşma yeterince açıklayıcı değil mi? On-on beş yıl sonra Avrupa’nın dini, dünyanın ise manevi yapısını bir ütopya olmayacak kadar güneşli görüyorum. Bazen umutsuzluğa düşsem de…

 

Gökten bir kızıl elma düştü; tam da kalbime!

 

Süleyman S. Aras

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


20.2.2008 - 4'e Karşı Duran 44'te Duramıyor

Kategori: Din

Bir erkeğin dört kadınla evlenmesine (sadece) onay veren ve ilk dönemlerde daha yoğun uygulanan İslâmi kabul, bugünkü modern dünyada Müslüman entelektüelleri çok zor durumda bırakan uygulamalardan biridir. Dört kadınla evlenmeyi İslâm’ın kesin emriymiş gibi yansıtan gayrimüslim entelektüellerin ve oryantalistlerin İslâm’a en çok saldırdıkları cephelerden birisi yine bu uygulamadır. Kaldı ki, bu konudaki Kur’an ayetleri iyi incelendiği zaman görülecektir ki, çok kadınla evlilik teşvik edilmemekte bilakis zorlaştırılıp ortadan kaldırılması hedeflenmektedir. Kötü niyet beslemeden araştırma yapan herkes bu sonuca ulaşacaktır.

 

İslâm dininin geldiği ilk yıllardaki ve takip eden birkaç yüzyıldaki sosyal yapıya baktığımızda bu uygulamanın kabul görmesini ve ciddi itirazlarla karşılaşmamasını daha iyi anlayabiliriz. Gerek kabile çatışmaları gerekse dış savaşlardan kaynaklanan erkek nüfusundaki sürekli düşüş sebeplerden birini teşkil etmektedir. Diğer bir sebep ise o günün dünyasında bu tür evliliklerin mesele yapılmamasıdır.

 

Şunu hemen belirtelim ki; İslâm’ın, “dört kadınla evleniniz” diye (veya buna benzer) bir emri yoktur. Günümüz İslâm dünyasında da “bu uygulama illa da devam etmeli; kanunla yasaklanmamalı” diye yaygın bir kaygı da yoktur.

 

Geçmişteki kadar yaygın olmamakla birlikte günümüzde de bu tür evliliklerin varlığını biliyoruz. Bu durum savunması zor bir durum mudur? Geçmişteki ve günümüzdeki bu uygulamayı İslâm’ın bir eksikliği gibi görmek ve dine bu cepheden saldırmak tutarlı bir duruş mudur? Bu cepheden saldıranlar kendi dünyalarında ne kadar tutarlıdır?

 

Günümüz dünyasında kadın-erkek ilişkilerindeki çürümüşlük ortadayken dört evlilik meselesinin bu kadar gündemde tutulmasını diğer çirkinlikleri örtme çabası olarak görüyorum. Bekârken veya evliyken bir, iki, üç, dört kadınla yetinmeyip hatta kırk dörtte dahi duramayan, aldatmayı ve nikâhsız yaşamayı çağdaşlığın gereği gören sapık zihniyet, İslâm’a bu cepheden saldırılarını sürdürüyor.

 

Burada dört kadınla evliliği savunuyor değilim. Beni rahatsız eden durum, “kendi gözündeki merteği görmeyenin, başkasının gözündeki çöpü görmesi” durumudur. Kanaatim şudur: Dört kadınla evlilik meselesi, İslâm’ın ne ayıbıdır ne eksikliğidir ne de oturup savunması yapılacak çelişkisidir.

 

Kadına hak ettiği değeri veren, kadını erkekle eşit hak ve ödevlerle donatan, onu soyundurup reklâm malzemesi yapmayan tek ve yegâne din İslâm’dır. Eksiklik ve hata varsa uygulamada ve uygulayandadır.

 

Süleyman S. Aras

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


23.1.2008 - Namaz… Her Yerde!

Kategori: Din

Medyada tekel olan Doğan Gurubu başta olmak üzere diğer bazı medya organlarında diğer İslâmi ritüellere karşı takınılan olumsuz tavrın benzeri hatta daha şiddetlisi namaz konusunda da ortaya konuyor. Ezici çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, vakti zamanında, böyle bir anti-Müslüman elitin oluşması ve varlığını günümüzde de sürdürmesi bir türlü anlam veremediğim bir meseledir.

 

Cumhuriyetin kurulduğu ve yeni bir anlayışa geçilmeye çalışıldığı bir dönemde böyle bir tavır takınılmasını bir yere kadar anlayışla karşılayan dindar Türk halkından aynı koyun başlı davranışı beklemek hayal görmek olur. İşte özellikle Doğan Gurubu başta olmak üzere medyanın bir kesimi bu hayali görmeye devam ediyor.

 

Seksenlerden beri kendini bilen ve geçmişe bakan hafızasını canlı tutmaya çalışan biri olarak medyada rastladığım namaz kılan, kurban kesen ve başörtüsü takan insan avından resmen bunalmaya başladım. İnsanları bu şekilde kategorize eden ve geren, kökleri (hem duygusal hem parasal hem de gen anlamında) dışarıdaki bu zihniyetten iğrenmeye başladım. Bu insancıklardan tiksiniyorum. Milyonlarca Müslüman’ın da aynı duyguları paylaştığına ve bu durumdan rahatsızlık duyduğuna eminim.

 

Uğraştıkları şeylere bakar mısınız? Eline fotoğraf makinesini veya kamerasını alan, bir lisenin, hastanenin veya başka bir devlet dairesinin yolunu tutuyor. Koklaya koklaya köşe bucak mescit arıyor. Neden sonra binlerce okuldan bazılarında bir mescit, binlerce hastaneden birkaçında, merdiven altında ancak bir-iki insanın yere sereceği seccade, karton veya gazete üstünde namaz kılabileceği bir köşe, (ne büyük bir şans ki) bazen de tam teşekküllü bir mescit buluveriyorlar. Mal bulmuş mağribi gibi fotoğraflarını çekip haberlerini döşenip patronlarının  Alamutuna, modern Hasan Sabahların yalancı cennetlerine dönüyorlar. Ertesi gün basıyorlar yaygarayı: “Yetişiiin! İrtica Hortladı”, “Aman Danrım! Lisede Namaz Kılıyorlar!!!” “Yazık Değil mi Bu Gençlere? Bu Yaşta Beyinleri Yıkanıyor”, “Koskoca Hastaneyi Camiye Çevirdiler”, “İrtica Kampusta!”… Bunlar ve benzeri manşetler gözlerimin önünden geçip duruyor. İnsaf ya! Bırakın da insanlar dini özgürlüklerini yaşasınlar.

 

Allah (cc), yeryüzünü tüm insan, hayvan ve bitkilerin ortak istifadesine sunmuştur. Ayrıca, bir Müslüman’ın inancına göre yeryüzü Müslümanlar için mescit kılınmıştır. (Dolayısıyla namazını istediği yerde kılar. Fakat yine de Müslümanlar, namaz için belli başlı yerlerin belirlenmesinden yanadır, kimseyi rahatsız etmek kendi de rahatsız edilmek istemez) Yok, eğer siz zaten Allah (cc) fikrine sahip değilseniz bile dünyanın hepimizin ortak mekanı olduğu gerçeğini kabul etmek zorundasınız.

 

Leküm dinüküm ve liye dini.

 

Süleyman S. Aras

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


9.1.2008 - Misyonerlik ve Din Değiştirme Meselesi

Kategori: Din

Bir insanın dinini değiştirmesi nasıl bir duygudur, bilemem; ama altından zor kalkılacak kadar ağır bir duygu olsa gerek. Tahmin ediyorum ki, bir insanın inandığı dinden vazgeçip ateist olması, onun için başka bir dine geçmesinden daha kolaydır. Calibi dikkat ve asla yaşamak istemediğim bir duygu. (Allah (c.c.) aklımı ve imanımı korusun) 

 

Dünya geneline baktığımız zaman aşağı yukarı her gün din değiştirme haberlerine rastlamak mümkün. Bu anlamda İslâm dinine çok ciddi bir yöneliş var. Özellikle Avrupa ve Amerika’da birey ve grup olarak İslâm dinine girenlerin sayısı bir hayli fazla ve bu İslâm’a doğru olan din değiştirmenin trendi yukarı doğru artıyor. Bu durum, bir Müslüman olarak beni, tabiî ki sevindiriyor.

 

Yönümüzü içeriye, kendi ülkemize, çevirdiğimizde durum maalesef iç açıcı değildir. Özellikle son zamanlarda varoş kesimleri ile stratejik il ve ilçeleri hedef alan misyoner faaliyetleri ciddi sonuçlar doğurmaya başladı.

 

Din değiştirmede gerekçeler farklı olabilir. Kimi insan gerçekten diğer dini doğru bulduğu için onu benimserken kimisi de sırf menfaat karşılığında din değiştiriyor. Bir işyerinden veya devletten maaş alır gibi her ay aksatmadan parası ödenen çok sayıda samimi(!) Hıristiyan Türk’ün varlığını biliyoruz.

 

Derin Batı Devleti’nin misyonerlik faaliyetlerini asla insanları doğru yola ulaştırmak amacıyla yürütmediği kanaatindeyim. Tek amaçları, dünyayı egemenlikleri altına alırken ve sömürürken din kardeşliği veya birliği gibi bir unsurun dayanılmaz gücünden yararlanmaktır. Samimi olmadıkları halde çok ciddi çalıştıkları ve birlik olmalarının sinerjisini de kullandıkları için az da olsa başarılı oluyorlar. Allah (c.c.) isteyene ve çalışana karşılığını mutlaka veriyor. Az veya çok…

 

Şimdi kendi meselemize dönersek üzerinde durmamız gereken önemli konular var. Mesela, Hıristiyanlığı seçen kişilerin bu konudaki bilinç düzeyini çok önemlidir. Onlar gerçekten İslâm’da bir eksiklik veya Hıristiyanlıkta bir mükemmellik buldukları için mi din değiştiriyorlar? Gerçekte kendi dinini ve Hıristiyanlığı çok iyi bildiği halde din değiştiren kaç kişi vardır? (Zaten biz Müslümanlar, Hıristiyanlığı bir “hak din” olarak kabul etmekteyiz. Ancak zamanla meydana gelen deformasyondan dolayı yerine yeni bir din (İslâm) gelmesi kaçınılmazdı) Kanaatimce, kendi dinini doğru dürüst bilmeden başka bir dine geçmek kadar acınacak bir durum yoktur. Bu kişi Müslüman veya Hıristiyan olsun; fark etmez. Belli bir bilinç ve bilgi düzeyinden sonra aklını, kalbini ve vicdanını ikna eden herkes din değiştirmede özgürdür.

 

Bizim bu konudaki esas sıkıntımız, kendi dinini doğru dürüst bilmeyen insanımızın, Batı düşüncesinin egemenliğinde olan propaganda karşısında donanımsız kalmasıdır. Burada en önemli görev ebeveynlere düşüyor. 0-6 yaş bu anlamda çok önemlidir. Bundan sonraki aşamada ise devlet denetimindeki din eğitim ve öğretimi devreye giriyor. Dini bilgisi zayıf olan, kendi dinini iyi bilmeyen birinin misyonerlerin tuzaklarına düşmemesi mümkün değildir. Zaten gerçekleri söylemiyorlar. Hıristiyanlık diye anlattıklarıysa Müslümanlıkla veya başka güzel şeylerle makyajladıkları başka bir dünya görüşü aslında. Din eğitimine karşı çıkanların gözden kaçırdığı (veya gözden kaçırmakla görevli olduğu için öyle davrandığı) gerçek, din unsurunun, toplum ve devletin devamındaki rolüdür.

 

İddia ediyorum; meydanlarda, kahvehanelerde, okullarda, gazetelerindeki köşelerinde, televizyonlarda ve sair yerlerde misyonerlik ve misyonerler aleyhine bağırıp çağıran, atıp tutan, devleti göreve çağıran, yumruğunu sıkıp hayıflanan kişilerin yarısından fazlasını, yarım bir Hıristiyan, beş dakikada bir Hıristiyan Havarisine dönüştürebilir.

 

İddiamı reddedecek olanlar, önce okudukları gazeteleri, kitapları, izledikleri kanalları, etkisinde kaldıkları diğer iletişim ve etkileşim araçlarını, aynı zamanda İslâm konusundaki donanımlarını tekrar gözden geçirirlerse daha sağlıklı bir yorumlama ve çözümlemeye ulaşabilirler diye düşünüyorum.

 

Kimseyi, kimsenin dini bilgisini ve tercihlerini küçümsüyor değilim. Durumumuz ortadadır. Son zamanlardaki Müslümanlığımız, çoğumuzun Müslümanlığı, bir kültürel taraf tutmadan başka bir şey değildir. Bu, pamuk ipliğine bağlı İslâmlık nereye kadar devam eder?

 

Süleyman S. Aras

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


21.12.2007 - Bir Kurban Karşısında İki Farklı Duruş

Kategori: Din

2007 yılını bitirirken bir Kurban Bayramı’nı daha geride bıraktık. Geçen yıllardaki kadar yoğun olmasa da yine “hayvan hakları”, “çevre temizliği”, “kurban derisi” üçgenindeki tartışmalara şahit olduk. Ekranlardan bizi bilinçlendirme görevine devam edenler birbirleriyle yine kıyasıya yarıştılar.

 

Sünni Müslümanların Hanefi mezhebine göre Kurban Bayramı’nda çeşitli kıstaslara sahip Müslümanların kurban kesmesi vaciptir. Diğer üç mezhebe (Şafiîlik, Malikîlik, Hanbelîlik) göre ise bu bayramda kurban kesmek sünnettir. Bunlar her Müslüman’ın tabi olduğu mezhebe göre dikkate alacağı hususlardır. Gerisi İslâm dininin ritüelleri ile ilgili rahatsızlığı olanların ve Müslüman mahallesinde toplum mühendisliğine soyunanların havanda su dövmesinden ibarettir. Bin beş yüz yıldır aynı tartışmalar devam ededururken Müslümanlar kurbanlarını kesmekten asla vazgeçmediler.

 

Esas mesele bunlar da değildir aslında. Esas mesele bir Müslüman’ın kurban keserken veya yanı başında, karşısında kurban kesilirken hissettikleridir.

 

Genelde dinleri veya dindarları, özelde ise İslâm’ı veya Müslümanları gözlemlerken, onların yaptıklarını anlamaya çalışırken salt kabuğa, dış görüntüye, dışa yansıyana bakarak değerlendirme yapmak hatalıdır. Eğer derinlere inilemiyorsa değerlendirme yapmaya da gerek duyulmamalıdır. Sadece eldeki diplomayı konuşturmak, doğruların konuşulduğu anlamını taşımaz. Bu bağlamda, “Bravo! Ne güzel konuştun” diyenlere de çok fazla aldanmamak gerekir.

 

Alın size bir kurban karşısında iki farklı duruş: Biri; tam teslimiyetle inanmış, dininin gereğini yerine getiren, derinlerden bir yerden gelen emre itaat eden bir Müslüman duruşu… Diğeri ise; acıyan, üzülen, hislenen yönleri olan, keskin bir bıçakla yüz yüze gelmiş bir kurbanlıkla empati kurmaya çalışan bir insan duruşu… Gel gör ki her iki duruş da tek insana ait. Evet, Kurban Bayramı’nda bütün kurbanları “Müslüman İnsan”lar kesiyor. Ve her Kurban Bayramı’nda, her kurban ve sahibi arasındaki aynı göz göze geliş, aynı iletişim ve aynı hüzünle karışık teslimiyet dışarıdan bakanlara anlamsız geliyor.

 

Dünyaya egemen olan akımlar, düşünceler, yaşam biçimleri çok hızlı bir biçimde değişse de değişmeyecek tek şey, dindar insanın din karşısındaki durum ve tutumudur. Çünkü inançta samimiyet ve teslimiyet ölçüsünde bir direnç, inkârda ise sahte bir isyanın çürüklüğü vardır.

 

Süleyman S. Aras

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


6.12.2007 - Salt Irkçılığa Dayanan İslâm Düşmanlığı

Kategori: Din

Ülkemizde ve dünyada “din düşmanı” diye tabir edilebilecek insan sayısı çok fazla değildir, kanaatini taşımaktayım. Ateistlerin bile çoğu, dini düşünceyi benimsemiyor olsalar da, dine düşman değildir. Ancak mesele İslâm olunca durum değişmektedir. Son zamanlarda moda ismiyle de gündeme gelmekte olan, özellikle Batı Dünyasındaki İslâm korkusu (İslâmafobia), bizde tamamen İslâm düşmanlığına dönüşmektedir.

 

Ülkemizdeki, özellikle, kimi maddeci, materyalist elit kesimler ve bunun yanında inandığını savunan diğer bazıları tamamen din özgürlüğünü savunmaktayken aynı zamanda akıl almaz bir İslâm düşmanlığı da yapmaktadır. Bu çelişkiyi anlamak mümkün değildir. Her ne kadar kendilerini savunmaya çalışsalar ve aksini iddia etseler de bu kesimin İslâm düşmanlığı gün gibi ortadadır. Savunularında genellikle, kendilerinin de Allah’a, dinin gereğine ve önemine inandıklarını söyleyip duruyorlar. İnsanı esas şaşırtan ise bazılarının, İslâm’ı sadece düşünsel ve felsefi anlamda ele alıp yüceltmesidir. Tabi bu anlamda İslâm’ı benimsemeyen yok gibidir.  

 

Bu, kendini entelektüel veya aydın olarak tabir eden elitin İslâm düşmanlığını anlamlandırmaya çalışırken genelde söylemlerinin satır aralarına bakmakta fayda var. Bana göre bu düşmanlığın merkezinde ırkçı bakış açısı var. İslâm dininin içinde doğduğu ve geliştiği Arap milletine dünya genelinde duyulan ve son dönemde de yükselişe geçen antipati dalgası İslâm düşmanlığında da en belirleyici unsur gibi görünüyor. Aynı zamanda dünya genelinde Arap milleti, kültürü, gelenekleri ve görenekleri çerçevesinde yapılan olumsuz propaganda; damarlarımıza ve iliklerimize kadar işleyen, Hollywood’un “bütün teröristler Müslüman Arap’tır” felsefesi, petrol zenginliğinin Araplara verdiği atalet ve savurganlık da İslâm düşmanlığı dalgasında önemli bir etkendir.

 

Neticede mesele dönüp dolaşıp ırkçı bakış açısına dayanmaktadır. İslâm’ın Arap bir peygamber vasıtasıyla gelmiş olmasını içine sindiremeyen insanlarımız var. Bu konuda da kendimize has bir milliyetçilik geliştirmiş bulunmaktayız.

 

“Peygamberlik neden bir Türk’e, örneğin Mustafa Kemal’e gelmedi de bir Arap ümmisine geldi” diye öfkelenenler bile var. Dedim ya, bu konuda da kendimize has kriterlerimiz var. Sanki bir Türk’e gelseydi daha farklı bir din gelecekti. Salt bu düşünceden dolayı İslâm dinine karşı bir soğukluk, önyargı, hele hele düşmanlık beslemek akıl kârı değildir.

 

Şunu aklımızdan çıkarmamamız gerekmektedir. İslâm dini demek Arap örf, adet, kültür ve gelenekleri demek değildir. Evet, İslâm kültür ve medeniyetine Arap unsurları çok etki etmiştir. Daha fazla oranda ise bu din, Arap kültür ve medeniyetinin Cahiliye devri sonrası dönemini tamamen etkilemiştir. Hatta diyebiliriz ki, eğer İslâm gelmeseydi Arap kültür ve medeniyeti diye bir şeyden hâlâ söz ediyor olamazdık.

 

Bunun yanında Fars ve Türk kültür ve medeniyeti de önemli ölçüde İslâm dinini etkilemiştir ve ondan etkilenmiştir. Yani din ile kültür ve medeniyet birbirini etkilemiş ve geliştirmiştir.

 

Millet olarak şunu unutmamalıyız: İslâm’a en büyük katkıyı sağlayan milletlerin başında Türk milleti gelmektedir. Bu bilinci her zaman taze tutmamız lazımdır; İslâm’ın bize verdiklerini de unutmadan…

 

Süleyman S. Aras

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


26.11.2007 - Ölümden Sonra Tekrar Dirilmek Mümkün müdür?

Kategori: Din

Blog yazmaya başladıktan sonra bazı konulardaki yazılarımı gelen sorular doğrultusunda yazıyorum. Dini konular bunların başında gelmektedir. Reenkarnasyon konusunda yazdığım yazı da böyle bir yazıdır. Gelen sorular bu konudaki yazılarımın devamının geleceğini gösteriyor

 

Ölümden sonraki hayatın varlığını delilleriyle göstermeye çalıştığım bu yazım onlardan biridir ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilgili sitesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

 

İslâm inancına göre tekrar diriliş, hem beden hem de ruh ile olacaktır. Buna göre insan, öldükten ve çürüdükten sonra, Allah, onun bedenine ait aslî parçaları bir araya getirecek (veya benzerini yaratacak) ve ruhu buna iade edecektir. Kur'ân-ı Kerim’deki "Şüphesiz ayetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız. Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe derilerini başka derilerle değiştiririz ki, acıyı duysunlar..." (en-Nisâ 4/56) meâlindeki âyet ile hesap sırasında insanın dil, el ve ayaklarının şahitlik yapacağını bildiren âyetler (en-Nûr 24/24-25), yeniden dirilişin, ruh-beden birlikteliği ile olacağının delilleridir. 

               

Öldükten sonra dirilmenin akli delilleri Kur’an ayetlerinden yola çıkarak oluşturulur. Bu deliller Kur’an kaynaklı olsa da akli deliller kadar ikna edicidir. Bunları şöyle sıralayabiliriz. 

 

1- Bir şeyi yoktan var edenin, onu ikinci defa var etmesi daha kolaydır. Çünkü ilk örnek hem yoktan tasarlandı hem de var edildi.

 

2- Zor bir şeyi yaratan, kolay bir şeyi elbette yaratabilir. Göklerin ve yerin yaratılması, insanın yaratılmasından daha zordur. Gökleri ve yeri yaratıp, onları bir şeye dayanmadan uzayda tutan Allah, insanı öldükten sonra tekrar diriltmeye şüphesiz kadirdir. Ayrıca insanın ilk yaratılışı, ikinci yaratılışına göre daha zordur. İnsanı ilkin yaratmaya kadir olan Allah, onu ikinci defa yaratmaya daha çok kadirdir.

 

3- Ölü bir durumda olan yeryüzünü her baharda canlandıran, bitkileri ve kış uykusuna yatan hayvanları derin bir uykudan uyandırıp yeryüzü mahşerine toplayan Allah, tüm insanları da diriltir ve arasatta toplar.

 

4- Bir şeyi zıddına çeviren onu benzerine de çevirebilir. Meselâ suyun bol miktarda bulunduğu yeşil ağaçtan ateşin çıkması, âdeta imkânsız iken, ateşi yeşil ağaçtan çıkaran Allah, insanı tekrar yaratabilir. Ölüden diri çıkarmak (ölüyü diriltmek) Allah için zor bir iş değildir.

 

5- Son yapılan bilimsel çalışmalara göre insan vücudunda (elbette diğer canlı ve nebatların vücudunda da çeşitli sayılarda) her an otuz milyar hücre ölmekte aynı anda otuz milyar hücre onların yerine yaratılmaktadır. Bu hücreleri mutlaka bir öldüren ve yaratan olmalıdır. Dünyada aynı anda altı milyar insanın otuz milyar hücresini aynı anda yok edip yaratan geçmiş ve gelecek bütün insanları tek bir emirle diriltmeye kadirdir.

 

6- Ölümden sonra dirilmenin bir delili de insanda bulunan sonsuzluk (ebedilik) düşüncesidir. İnsan aklı, zihni, benliği ve hisleri tamamen yok olma fikrine dayanamamaktadır. Bu konuda çok zayıf yaratılmıştır. Dolayısıyla ebediliği kabul eder ve ona yatkındır. Çoğu önermede kullanılan bu ispat şekline göre zihnimize gelen, zihnimizde yer bulabilen her şey gerçekte de vardır. Tekrar dirilme ve sonsuz hayat düşüncesi de zihnimizde kendisine varlık alanı bulmaktadır. O halde gerçekte de dirilmek mümkündür.    

 

7- Hz. Peygamber de çeşitli hadislerinde, öldükten sonra tekrar diriltme konusunda bilgi vermiştir. O bir hadiste şöyle buyurmuştur: "İnsanın kuyruk sokumu kemiği (acbü'z-zeneb) dışındaki her şeyi, ölümünden sonra çürüyüp yok olacaktır.” Son yapılan araştırmalara göre insanların bütün vücudu çürüyüp yok olmasına rağmen kuyruk sokumu kemiği çürümemektedir. Bize gelen rivayetlere göre ise dirilme kuyruk sokumu kemiğinden başlayacaktır. Bilimsel bilgi Hz. Muhammed’in bin beş yüz sene önce söylediğini bugün kabul etmektedir. Bu bilgi uyumu tesadüf olamaz.

 

Doğum ve hayatın başlangıcı olan yaratılış tesadüflere bağlanamayacağı gibi ölüm de getirilip bir yok oluş teorisiyle açıklanamaz. Hal böyleyken, gerçekler tüm çıplaklığıyla ortadayken buna duyarsız kalmak akıl kârı değildir.

 

Tüm bunları bilerek ona göre bir hayat yaşamakta ve yatırımları buna göre kanalize etmekte fayda vardır. İmanı, “ya varsa…” korkusundan “evet var” bilincine yükseltmek için daha fazla zaman kaybetmeye de gerek yoktur.

 

Süleyman S. Aras

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


2.11.2007 - Reenkarnasyon

Kategori: Din

Bu yazım biraz uzun olacak diye düşünüyorum. Ancak sabır gösterip okumanda fayda var. Bu sadece okuyasın ve benim inandığım gibi inanasın diye gerekmiyor. Yine istediğin gibi inanmaya devam edeceksin elbette. Sana sağlayacağı tek şey entelektüel veya kültürel bir bilgi eklentisi bile olsa okumana değmez mi?

 

Her insan gibi özgür düşünme ve fikir yürütme yeteneğinle, kendini “ne” ikna ediyorsa ona inanmaya devam edeceksin. Ben kendi fikrimi peşin olarak söyleyeyim. Bunu şunun için yapıyorum: Daha yazının başlangıcında okurumu kandırmak istemem. Aynı zamanda, kendi düşüncemi aktarmamın, farklı şekilde düşünenlerin yazıya olan ilgisini artıracağını da biliyorum. Bunun için kendi düşüncemi baştan açıklıyorum: Ben reenkarnasyona kesinlikle inanmıyorum.

 

Şimdi reenkarnasyonun kısa bir tanımını yapabiliriz. Ruhun bütün canlılar alemini kapsayacak şekilde göç etmesine (böyle inananlar için) reenkarnasyon denir. Ruh, daha aşağı bir tabakadaki bir bedene göç ettiği gibi, aşağı olan bir bedenden daha şerefli bir hayat standardına da yükselebilir. Bu göç, ruhun tam bir olgunluğa ulaşmasına kadar devam eder.

 

Karma felsefesinin bir sonucu olarak reenkarnasyon, (bir insanın öldükten sonra başka bir bedenle dünyaya tekrar geldiği inancı) özellikle Hint dinlerinde çok köklü olarak yerleşmiştir. Değişen ve gelişen bu düşünce, daha sonraları çok farklı varyasyonlarıyla içinden çıkılamaz bir hale gelmiştir. Mesela, ruh göçünün sonsuz olduğunu savunan akımlar olduğu gibi bunu olgunlaşma veya çeşitli sayılarla (örneğin yedi) sınırlayanlar da vardır. Ruh göçünün sadece insanlar arasından olduğunu ileri sürenler olduğu gibi bu göçün insan-hayvan-bitki çemberinde dahi devam ettiğini ileri sürenler de vardır.

 

Akla şöyle bir soru gelebilir: Neden durup dururken reenkarnasyon konusu? Durup dururken değil elbette. Özellikle televizyonlarımızın ve diğer medyamızın bir kısmında bu konu, yeni bir şeymiş gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze servis edilmektedir. Geçmişten gelenler, önceki hayatında ot olanlar, prens ve prenses olanlar, her şeyi bilenler… ne ararsanız var. Geçen akşam yine bir televizyon kanalında aynı konu işlendi. Allah var, bu konuda oyuncular rollerini çok iyi oynuyor. Önce bir hikâye uydurulmuş, ortaya bir sahne kurulmuş, psişik bir zavallı düşmüş ortaya; anlatıyor, ağlıyor, yeminler ediyor, bağlantılar kuruyor, o kurdukça, kurcaladıkça sulanan beyinler kafasını sallamaya başlıyor. Sonra neden hep birlikte bir duygu patlamasıyla, vecde gelir gibi anlatılanları onaylıyorlar.

 

Nedense reenkarnasyon inancı bugüne kadar hep dar bir çevrede kaldı. Sadece o dar çevrenin insanları arasında kendine bir yer buldu. Dünyada özellikle Hindistan ve Uzakdoğu, Türkiye’de ise özellikle Hatay çevresi ve bazı diğer güney illeri bu inanca sahip insanların bulunduğu yerlerdir. Diğer bölgelerde bu inanca felsefi olarak bağlı olanlar elbette var.

 

Meseleyi çok fazla uzatıp dağıtmak istemiyorum. Bu inanç, Türkiye’de özellikle İslâm’dan tamamen uzaklaşmış olmalarına rağmen “biz de Müslüman’ız” diyen bazı aykırı ve marjinal dini akımlarda taraftar bulmaktadır. Reenkarnasyonun açmazlarıyla ilgili hem dini hemde akli kaynaklı argümanları da değerlendirmene sunuyorum:    

 

a) Şu anda dünyada milyarlarca insan yaşamaktadır. Bu insanların en azından bir kısmının geçmiş hayatına ve o hayatın hususiyetlerine dair bir şeyler hatırlaması gerekirdi. Ancak hiç kimse bu tür şeyler hatırlayamamaktadır.


b) Reenkarnasyoncuların kendilerine delil olarak gösterdikleri ve güya hipnoz yapılan bazı insanların hipnoz anında geçmiş hayatlarına dair sözleri niçin bütün insanlar için geçerli değil?

c) Psikiyatrinin bir rüknü olan ve bazı tedavilerin bir parçası olarak kullanılan hipnoz, hipnoz yapan insanın telkinlerine bağlı olup ancak bu sayede hipnoz yapılabildiğine göre, bu telkinler sonucu ve tamamen şuursuzca hipnoz altında söylenilen sözler nasıl ilmi bir delil gibi kabul edilebilir?

d) Bütün psikiyatrisiler zaman zaman hipnozu kullandıklarına göre, dünyada bütün hipnoz yapan psikologların yaptıkları binlerce hipnoz seansı sonunda en azından reenkarnasyona dair emareler görmeleri ve bu konuda ittifak etmeleri gerekmez miydi?


e) Reenkarnasyonun bir diğer iddiasına göre bazı insanlar ikinci hayatlarında hayvan veya bitki olabildiklerine göre, eskiden insan olup ikinci hayatlarında hayvan ya da bitki olan dünyada mevcut bulunan trilyonlarca hayvan ya da bitkide en azından bazı insan davranış ve hususiyetlerinin bulunması gerekmez mi?


f) Niçin bütün psikiyatrisiler hipnoz seanslarında söylenen sözleri tenasühçüler gibi reenkarnasyona bir delil gibi görmemekte, aksine bu iddiaları ittifak halinde reddetmekte ve bu insanları psikolojik hasta olarak görmekteler?

 

g) Bu konuda araştırma yapmış bilim adamlarına göre reenkarnasyon inanışının oluşmasındaki en büyük etkenlerden biri, kişinin yaşadığı kültür ortamıdır. Bunu doğrular şekilde niçin sadece Hindistan gibi tenasühün dini bir inanış olarak görüldüğü ve yüzlerce yıllık tenasüh kültürüne sahip Hindular arasında reenkarnasyon inanışı diğer ülkelerle karşılaştırılamayacak kadar yaygın ve çok?*

 

Her ne kadar argümanlarının bir kısmı ortak olsa da aşağıdaki delilere de bakmakta fayda var. Ancak şimdi sıralayacağım deliller, daha çok Kur’an-ı Kerim’e yani İslâm dininin inanç esaslarına dayanıyor.

 

1- Haşir akidesi açısından, her ferdin hesabı, kendi hayatının girinti ve çıkıntılarına göre olacaktır. Buna göre, binlerce cesede girmiş-çıkmış bir ruh, hangi şahsiyetiyle haşrolacak ve hangi durumuna göre ceza veya mükâfat görecektir.

 

2- Bu dünya imtihan için açılmıştır. İmtihan da gayba iman esası üzerine cereyan etmektedir. Yaptığı kötülüklerin cezasını aşağı bir mahlûk suretinde yaşayan bir ruh, ikinci bir cesede girme fırsatını bulunca, hem mesele gaybîlikten çıkacak, hem de görüp tattığı ızdıraplardan ötürü, sürekli beden değiştirme işini sona erdirebileceği bir yola girecektir ki, bu da tenasüh düşüncesinin kendi kendini nakzetmesi, kendi kendini yıkması demektir.

 

3- Her ferdin mutlak saadete namzet olabilmesi için böyle çok ızdıraplı bir ruhlar muhaceretine lüzum görüldüğü takdirde, Allah'ın zalimlere ceza, iyi kimselere de, mükâfat vaadi abes olacaktır. Bu ise Zât-ı Ulûhiyet hakkında muhâldir, bâtıldır.

 

4- Kur'ân ve sair semavî kitapların, günahların affedileceğine dair olan beyanları, affedilebilmek için ruhların ızdıraplı ve uzun seyahatlerini fuzûlî ve mânâsız göstermektedir. Rahmeti Sonsuz Olana şâyeste olan da budur. Buda, bir sükûnet ve bir atâlet olan "Nirvana"sını bu meşakkatli yolculuktan daha huzur verici bulmuş olacak ki, Brahmanizm muzdariplerini daha huzurlu bulduğu bu ufka davet etmektedir. Bizde ise, affedilmeyecek günah yoktur. Ve Allah (c.c.) tevbe eden herkesin günahını bağışlayacağını va'detmektedir. Bu hususta günahının azlığına çokluğuna bakılmadığı gibi, son dakikalara kadar ferdin günah içinde bulunmasına da bakılmayacaktır. Bütün hayatı isyanla geçmiş bir mücrim, bir tek saatlik nezih hayatıyla, Allah'ın rahmetine mazhar olabilir...

 

5- Kezâ tenâsüh devr-i dâim yücelebilmek için, uzun ve yorucu seyahat, Cenab-ı Hakk'ın hususi iltifat ve rahmetine zıttır. Zira o istediği zaman erâcif içinde aldığı en pes bayağı şeyleri dahi som altın hâline getirir ve en kıymetli yapar. Bu da onun, hususî atâyâsı husûsi ihsânıdır.

 

6- Peygamberlere uyan kimseler arasında; ilk hayatları itibariyle çok şerli kimseler de bulunuyordu. Bu insanlar, uzun, kirli bir geçmişten sonra, velileri çok geride bırakacak kadar muallâ bir mevkie yükselmeleri o kadar vakidir ki, aksine fikir beyan etmek âdeta imkânsızdır. Böyle, bir hamlede ve bir nefhada olgunluğun zirvesine yükselmek, Allah'ın lütfûnu ifade ettiği gibi terakki için umumî bir muhaceretin yersizliğine de parmak basmaktadır.

 

7- Her ceset için ayrı bir ruh kabûl etmek, Kudreti Sonsuz olan Allah'ın sonsuz yaratıcılığına imanın ifadesidir. Bunun yerine bir tabur ruh'u bütün cesetlere sokup çıkarmak, Kudreti Sonsuza âcizlik isnadını işmâm eder. Bu noktada dahi tenasüh akidesinin akla mülâyim gelmediği açık ve vâzıhdır.

 

8- Bundan başka yeryüzünde yaşayan yedi milyar insanın hiç olmazsa bir kaç milyonunda, başka cesetteki sergüzeşt-i hayatlarına dair bir kısım emâreler bulunmalı değil miydi? Hiç olmazsa, bazı kimselerde, bir kaç kere dünyaya gelip gitmiş olmadan birikmiş umumî bir kültür olamaz mıydı? Bunun dünya nüfusuna göre binde bir olması dahi, ne büyük rakamlara ulaşacağı düşünülecek olursa, her yerde böyle bir kaç insanla karşılaşma zarureti, kendiliğinden ortaya çıkmaz mı? Hâlbuki nerede?

 

9- Bir de, toplumun hemen her kesiminde eski bir ruh taşıyan her ferd, 3-4 yaşına girer girmez, bütün eski müktesebâtıyla görünmesi gerekmez miydi? Bu hususta şimdiye kadar kaydedilmiş tek vakıa gösterilebilir mi? Bazı dâhi ve ilhâma mazhar kimselerde bir kısım hârikalar görülse bile bu, hazır bir malûmâtın kullanılmasından daha çok, ya semâvî desteklenme veya yüce fetânetin eşya ve hâdiseleri kavramasından ibarettir. Şimdiye kadar bir-iki akıl hastasının hezeyânıyla yine bir-iki gazetenin neşrettiği sansasyonel haberden başka, herhangi bir cesedin başkasına ait bir ruhla yaşadığını gösterir, müdellel bir şeyden bahsetmek mümkün değildir.

 

10- Sair canlılarda insanî fonksiyonları gösterir, herhangi bir emâre keşfedilmemiştir. Hâlbuki daha evvelki cesette kazanılmış bir kısım hususiyetleri taşıyan ruh, ne denli aşağı bir hayat yaşarsa yaşasın, fıtratın sınırlarını zorlayacak bir kısım infiâlleri olacaktı. Botanik çalışmaları çok ilerlemiş olmasına rağmen, bugüne kadar tenasühü işmam eder herhangi bir garabete rastlanmamıştır.*

 

Tüm bu deliller üstüne yazacak başka şeye gerek görmüyorum. Reenkarnasyona inanan kişilerin de mutlaka delilleri var. Ancak tümü akli olmaktan uzaktır. Benim için dini hiçbir değer taşımıyorlar zaten.

 

Süleyman S. Aras


* Açıklama 1. Bu yazımdaki mavi renkli bölüm için, bkz. http://kaoslargezegeni.sitemynet.com/bilinmeyenler/id8.htm

* Açıklama 2. Bu yazımdaki deniz mavi bölüm için bkz. http://www.hercai.net/4mevsim/anasayfa/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=98

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Arkadaşına Gönder


<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
*** - Bu Blogun İçeriğinin Telifi Hakkında - ***

Bu blogda yer alan yazıların tamamının telif hakkı Süleyman S. Aras'a aittir. Blog içeriğinin telif hakkı dünya-ahiret-vicdan üçgeninde korunmaktadır.

NurluYuz Page copy protected against web site content infringement by Copyscape
Hakkımda
Sanal aleme ve sanal alemdeki herkese "açık" ve "natık"; dinleme ve saygı gösterme erdemi gösteremeyen gerçek insanlara ise "ketum" olan... "Sen" de sanal alemde olduğun için "sana" da konuşan...
Page copy protected against web site content infringement by Copyscape

İletişim

suleymanaras25@gmail.com

Neler Var?

  • Alternatif Sozluk
  • Anlam Buhranlari
  • Benden Siirler
  • Din
  • Kategori Kabul Etmeyenler
  • Son Yazılarım

    Yeni Jenerasyon Kadın Erkekten Daha Kaba*
    Tuncay Özkan Sadece Kanaltürk'ü mü Sattı?
    2008 Blog Ödülleri ve Blog Konferansı
    Hangi Hukuk, Hangi Savcı, Hangi Hâkim?
    Doğan Grubu'nun Pornografi Günahı
    1 Mayıs ve Kurulu Saatler
    Hüseyin Üzmez Olayı ve Hz. Aişe'nin Evlilik Yaşı
    Onur Öymen’in Üç Günü
    Urun Hakan Şükür’e
    Tekbir Giyim Tarzı Deformasyon
    Güneşin Batıdan Doğmasını Beklemek
    İyi ki Doğmuşum!
    İstanbullu Bedava Gazeteyi Hak Ediyor mu?
    La Yükellifullahû Nefsen İlla Vüs’aha
    Not Ettik
    Paris Hilton’a Üşüşen Fareler ve Bin Çeşit Açlık
    Harakiri Çemberleri
    Kim Mağdur? Ünzile mi, Başak Aydıntuğ mu?
    Mim/Çocuk İstismarını Durdurun
    Çıplaklığa Methiye