15.4.2008 - İyi ki Doğmuşum!
Bugün benim doğum günüm; ama resmi kayıtlara göre. Gerçek doğum günümü bilmiyorum ve asla öğrenemeyeceğim. Sebebi -malum- eski alışkanlıklar. Doğan çocukların nüfusa geç kaydedilmesinin veya doğum tarihlerinin bir ajandaya, en azından kafaya yazılmasının önemsenmediği yıllarda ve topraklarda doğmuşum. Bunun için ne anamı (anne kelimesini özellikle kullanmıyorum) ne de babamı hiç suçlamadım. Onları suçlamam, sosyolojik gerçekliğin aramıza girmesinden başka ne işe yarar ki?
…Ve bugün blog yazmaya başladıktan sonraki ilk doğum günüm. Bunu bir şiirle kutlamayı uygun gördüm. 35’e bir kala bir 35 yaş şiiri okuyacaksınız; ama Cahit Sıtkı Tarancı’dan değil, benden…
Otuz Beş Yaş
Yarılamak için yolu, otuz beş şart mı?
Utansam mı çocuk gibi! Anlatmasam…
Yedimde korktuğum kadar,
Korkuyorum diğer yarısını yaşamaktan.
Meğer otuz beş gidermiyormuş;
Yedide yaşanan korkuları.
Daha bir sarsılıyor benliğim,
Çıkarken her basamaktan.
Korkuyorsam, yedimde korktuğum kadar,
Kabahat mi?
Ne sürprizi? Bırakın beni, gideyim.
Otuz beş mumlu pastaya siz üfleyin.
Diz üstü çöküp viran bahçeme,
Elimde ayna şakaklarımı seyredeyim.
Otuz beş yıl önce ölen adama,
‘İyi ki doğdun’ demeyin.
N’olur demeyin.
Meyve vermeden kuruyan ağaç,
Kesilmeli elbet kör bir baltayla!
Hâlbuki bar verseydi gerçekleşirdi amaç,
Kesilmezdi elbet, hem gitmezdi dünyadan,
Ebter ve mutluluğa aç.
Ağaçların dalları gibi şakaklarım.
Dallarım şimdi bembeyaz.
İlkbaharın çiçeklerinden değil lâkin
Sonbaharın sarılığını yaşamaktan…
Hatta bastırıveren zamansız kara kıştan.
Zira erken bastırdı ayaz.
Buz bağladı kalbim gibi şakaklarım…
Üşüdü, dondu, ağardı…
…Ve düştü yapraklarım.
Otuzunda bir ağaç gibi kuruyor muyum?
Değilse ne bu işaretler!
Bembeyaz dallar, dökülen yapraklar…
Çiçek sandığım, buzdan kristaller…
Azrail tarafından parça parça kuşatılıyor vücudum.
Kör baltalar kalkıp indikçe gövdeme,
Hâlâ ayakta duruyor muyum?
Hâlâ ayakta mı duruyorum?
Sürpriz!
Doğum günüm ölüm günüm.
Ölüm günüm doğum günüm.
Otuz beş mumlu pasta,
Son nefesle söndü…
Üzgünüm!
Süleyman S. Aras

|
|
Yorum (11) :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
Arkadaşına Gönder
9.4.2008 - İstanbullu Bedava Gazeteyi Hak Ediyor mu?
Dünyanın birçok yerinde olan bedava gazete uygulaması bir aydan fazladır İstanbul’da da hayata geçmiş durumda. Hem de iki gazete birden piyasaya çıktı. Birinin adı, Gaste; diğerininki 20dk. Gaste’yi Cüneyd Zapsu’nun, 20dk.’yi ise Doğan Grubu’nun çıkardığını da hemen belirteyim.
Yazımın başlığının biraz itici olduğunun farkındayım. Daha önce yazdığım bir yazıda İstanbul sokaklarındaki, çevremizdeki, ülkemizdeki pisliğe, kirliliğe, çevre katliamına dikkat çeken biri olarak, bedava gazete olayından sonra sokak, cadde ve çevre katili olan insanlera nefretim bir kat daha arttı. Bedava gazete olayını sorgulamamın sebebi budur. Yoksa bedava gazete olayı bir kültür devrimi (uyanış ve yeniden doğuş anlamında) bile meydana getirebilir.
Ne var ki, insanımız o kadar duyarsız ve o kadar çevre magandası ki, bedava gazete olayından sonra İstanbul sokaklarında uçuşan gazete trafiğinde olağanüstü bir artış meydana geldi. Önceden sadece ara sokaklarda gözlemlenen gazete kirliliği İstanbul’un tamamına yayılmış durumda. Özellikle bu bedava gazetelerin dağıtıldığı ana arterlere yakın yerler gazete çöpünden geçilmiyor. Bedava gazeteyi alan, bir iki çevirip manşetlerine bir göz attıktan sonra direk sokağa atıyor. Herkes böyle yapıyor demiyorum. Duyarlı tüm insanları tenzih ederim; ama çevre magandalarının sayısı hiç de az değil. Çevre o kadar hor kullanılıyor ki, bize dışarıdan bakan medeni bir ülke vatandaşının çıkıp “siz barbarsınız, medeniyet evriminin eşiğine dahi gelememişsiniz” demesine itiraz edemem. Bu itiraz edemeyişin sorumlusunun ben olmadığım gerçeği ise hiçbir işe yaramıyor maalesef. Hâlbuki medeniyet bir zamanlar bizden öğrenilirdi.
Keşke halkımız çok okumayı sevse veya bu bedava gazete olayından sonra halkımızın okuma alışkanlığında yukarıya doğru bir istatistik gözlemlesek. Keşke ülkemizde, yazarların kitapları sanatçıların albümlerinden daha çok satsa! Keşke entelektüellerimiz soytarı sanatçılarımızdan daha çok ilgi görse. Keşke, keşkelerimizin sayısında hissedilir bir azalma olsa; ama nerde?
Bu iki bedava gazetenin adlarının ciddiyetsizliğinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Birisi gazetenin dilimizde kullandığımız şekli olan gaste kelimesini isim olarak kullanıyor; diğeriyse 20dk ismiyle 20 dakikada evir çevir at mesajı veriyor.
“Atma Süleyman!” demeyin. Ben zaten okuduğum gazeteyi sokağa atmıyorum; yakınımda varsa kâğıt dönüşüm kutusuna yoksa çöp kutusuna atıyorum.
Gazeteyi veya başka çöpleri, atıkları sokağa atanlar da 20-50 adım yürürlerse çöplerini atacak bir kutu bulabilirler, bulamıyorlarsa bulana kadar ellerinde taşısınlar, ellerine yapışmaz. Çöpler, ellere yapışsa bile dünyanın geleceğinin insanlığın yakasına yapışmasından daha ürkütücü olamaz.
Süleyman S. Aras

|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
Arkadaşına Gönder
5.4.2008 - La Yükellifullahû Nefsen İlla Vüs’aha
Kur’an-ı Kerim’in ikinci ve en uzun sûresi olan Bakara Sûresi’nin son ayeti (286. ayet) yazımın başlığındaki o müthiş psikolojik terapiyle başlar. La yükellifullahû nefsen illa vüs’aha: “Allah, hiçbir (canlı-cansız) nefse taşıyabileceğinden fazla yük yüklemez.”
Hem birey olarak omuzlarımızda ağır yükler var hem de toplum olarak çeşitli imtihanlardan geçiriliyoruz. Bizim imtihan unsurlarımız sadece ahirete yönelik yapmamız gereken şeyler değildir. Dünyalık duruşumuz, çizgimiz, kültür ve medeniyete katkımız yani dünyanın imarına koyduğumuz tuğlalar da imtihanımızın sonucunu etkileyecektir.
Başımızı kaldırıp ileriye doğru baktığımızda sırtımızdaki yükün (ki artık biz yükten değil yüklerden bahseder hale geliyoruz) taşınamaz boyutlarda olduğunu düşünüyoruz. Zaman zaman isyan ediyoruz, “bir insana bu kadar yük yüklenir mi?” diye.
Bir yanda omuzlarındaki yükten şikâyet edenlere rastlarken diğer tarafta daha fazla yükün altına girip diğer insanların veya başka canlı ve cansız varlıkların yüklerini hafifletmeye çalışan insanları da görüyoruz.
Belki en ideali başkasına yük olmadan sadece kendine düşen görevi yapmak gibi düşünülebilir. Bunun aksini düşünüp daha fazla yükün altına girme erdemi de alkışlanabilir. Hatta alkışlanmalı da. Bu bizim paylaşım kültürümüz değil midir?
Ruhen ve bedenen taşınamayacak gibi görünen tüm yüklerimiz zahiri olarak ne kadar ağır da olsa manen altından kalkılamayacak yük (iş) yoktur. Birey ve toplum olarak o kadar düşer kalkarız ki, arkamıza dönüp baktığımızda, tarihin, dizlerimizin yaralarından sızan kanlarla yazıldığını düşünmeden edemeyiz. Her düşüşümüzden sonra kalkarız mutlaka. Kalkarız da önemli olan düşmekle kalkmak arasında geçen sürenin uzunluğudur. Bazen düşer kalırız ve o bizim son düşüşümüzdür. Bazen de yıllar süren bir çırpınıştan sonra ancak kalkarız. Bu kalkma süresinin önemi birey düzeyinden toplum düzeyine geçince daha da artar. Çünkü bireyin ömrü kısadır; fakat toplumun ki öyle mi? Kendimizden örnek verecek olursak ortalama ömrümüz seksen yıl bile değilken Türk milleti olarak toplumumuzun ömrünün iki bin yıldan daha fazla olduğunu biliyoruz.
Bu iki bin yıllık sürece baktığımız zaman, hiç de az sayılamayacak kadar düş-kalk yaşamışız. Omuzlarımızdaki yükten yıldığımız dönemlerde biraz köşemize çekilmiş, bu tür durumlarımıza fetret devirleri demişiz. Bazen de öyle bir kalkmışız ki, “ölmek bize göre değildir, olmalıyız ve oldurmalıyız!” demişiz. Olmuş ve oldurmuşuzdur da…
Şimdi yine omuzlarımızda, dizlerimizi zorlayan ağırlıklar var. Biz millet olarak bu ağırlıkları da paylaşarak taşımak zorundayız. Biz de üzerimize düşeni yapmazsak zulümle dolan dünyanın kıyametini hızlandırmaktan başka bir şey yapmamış oluruz. Ben, özel ve övülen bir millet olduğumuza ve tüm dünyanın bize her zamankinden çok ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Bu görev çok ağır gelebilir, bazı ağırlıklardan kurtulmak gerekebilir. Bunun için toplum olarak üzerimizden, omuzlarımızdan atmamız gereken sadece ölü toprağıdır.
Yine ayete referans verecek olursak söz konusu görev bizim için başarılamayacak bir görev değildir. Ayetin bireye hitap etmesi de bizi aldatmasın, ne de olsa toplum bireylerden oluşur.
Süleyman S. Aras

|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
Arkadaşına Gönder
1.4.2008 - Not Ettik
Ajandamıza not ettik… Aklımıza not ettik… Kalbimize not ettik… Gerektiğinde gereği yapılır!
Şimdi ben de bloguma not ediyorum ki, gerektiğinde gereği yapılır. Eğer Yüce Yaradan bu dünyada nasip ederse bu dünyada, olmazsa öbür dünyada mutlaka…
Anayasa Mahkemesi (bazıları Yüce Mahkeme diyor) Ak Parti’ye açılan kapatma davasını görüşmeyi oybirliğiyle kabul etti. İçimizdeki üç-beş densiz hariç davanın hakkaniyete sığar bir yanı olmadığında hemfikir.
Mesele Ak Parti meselesine indirgenecek kadar basit değildir. Mesele, statükonun, jakobenizmin, tepeden inmeci devşirmelerin derin iktidarlarının bir türlü sona ermemesi meselesidir. Mesele hukuk sistemimizi, üniversitelerimizi, medyamızı, iki bin yıllık kutsal derin devletimizi Ermeni ve Yahudi devşirmelerinin ele geçirmesi meselesidir.
Ak Parti gider başka bir parti gelir. Bu mücadele, bu ülkenin gerçek sahiplerinin iktidarı ve devletin tüm organlarını zararlı ve yabancı mikropların hepsinden tamamen temizleyene kadar devam eder. Önünde sonunda bu kutsal mücadeleyi, bu devletin gerçek sahipleri kazanacaktır.
Ekonomi dâhil her şey yoluna girecektir. Kimsenin karamsarlığa kapılmasına gerek yoktur.
Bugün bir siteyle tanıştım. Kapatmaya Hayır diye cesurca imza atanların imzalarını, yorumlarını ve çeşitli bannerlar yayınlayan bir site. Bannerını bloguma ekledim. Bu hareketi destekliyorum.
Bu hareketim siyasi bir duruş olarak da görülebilir, haklı bir tepki olarak da algılanabilir. Bu, bakanın bakış açısına göre değişir. Ben haklı bir tepkide bulunduğumu düşünüyorum. Halil İbrahim (a.s.) için su taşıyan karınca misali tarafımı belli ediyorum ve o tarafı tutuyorum.
Süleyman S. Aras

|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
Arkadaşına Gönder
29.3.2008 - Paris Hilton’a Üşüşen Fareler ve Bin Çeşit Açlık
Dünyanın skandallar kraliçesi, ahlak yoksunu Batı kültürünün eşsiz sembollerinden Paris Hilton, geçtiğimiz gün Türkiye’ye geldi. Kendilerinin basın-yayın yoluyla tanıyıp uzaktan tapınmakla yetinen müritleri bu fırsatı kaçıramazdı. Havaalanına akın ettiler, birbirlerini ezdiler. İçlerinde Paris Hilton’un ayağının altına halı olmak için can atanlar bile vardı. Ne var ki, polis izin vermedi!
Acınacak bir manzaraydı ki, CNN İnternational’a haber olup rezil edilmekten kurtulamadık. Kanalda, Paris Hilton’a üşüşen fareler için Şaşırmış Olmalılar başlıklı bölümde, "...tabii bu büyük ilginin ardında Hilton’un Nobel Kimya Ödülü alması yatmıyor. Ünlü olmak haricinde hiçbir ünü bulunmayan Hilton’un Türkiye’de böyle ilgiyle karşılanması çok ilginç" yorumu yapıldı.
Türkiye’nin sondan birinci kanalının düzenlediği güzellik yarışmasında birinci gelen kıza taç takmak için geldiği Türkiye’de ummadığı bir ilgiyle karşılaşınca havaalanına ayak bastığı andan ülkemizden ayrılanana kadar kamerasını elinden düşürmedi. Sebebi çok basitti. Paris Hilton, bu kadar aç ve zavallı insanla ilk defa karşılaşmıştı. Bu kadar malzemeyi (evet, insanlardan oluşan malzeme) dünyanın hiçbir yerinde bulamamıştı ve bundan sonra da bulamayabilirdi. Dolayısıyla hem acınacak halimize güldü hem de kamerasıyla bol bol manzara, (pardon malzeme) çekti.
Paris Hilton’a üşüşen farelerin açlığı, ülkemizdeki açlıklardan sadece biridir. Türkiye’nin sondan birinci kanalındaki et pazarı mıdır, at pazarı mıdır (zira ülkemizin argo literatüründe at gibi hatun lafı meşhurdur) nedir? Orada birbirleriyle soyunma yarışına giren kızlarımızın ve onları soyanların açlığı daha başka bir açlık çeşididir. (Şimdi ben bağnaz bir insanım ya bu tür yarışmalara o yüzden karşı çıkıyorum)
Bin çeşit açlıktan bahsettik; ama açlık genelde mide açlığı olarak algılanıyor. Bin rakamı mübalağa anlamında kullanılmasına rağmen sayı daha az veya çok olabilir. Duygu-düşünce açlığı, maddi-manevi açlık, dini-ideolojik açlık, makam-mevki-şöhret açlığı, geleneklere-göreneklere ve örf-âdete duyulan açlık başlıca açlık çeşitleridir.
Bunlardan bazıları (manevi açlık, kültürel açlık gibi) gerçek anlamda eksik olan yanlarımızdır ki, bunlara duyulan açlığın giderilmesi için gücümüzün son haddesine kadar çalışmak boynumuzun borcudur. Peynire üşüşen farelerin açlığına benzeyen Paris Hilton’a vb. tapınma açlığı da bir bakıma manevi açlığın doyurulmamasının doğurduğu ibretli bir açlıktır.
Sözün kısası, giderilmesi gereken; beynin, kalbin ve ruhun açlığıdır. Nefsin gayrimeşru arzuları ise (ki nefsin meşru arzuları da vardır) geberene kadar aç bırakılmalıdır. Bu, Paris Hilton’u, Türkiye’nin yarısını ayak takımı olarak gören Aysun Kayacı ve onun gibileri işsiz ve aç bırakacak olsa da…
Süleyman S. Aras

|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
Arkadaşına Gönder
28.3.2008 - Harakiri Çemberleri
Büyük çember giderek daralıyor. Genel anlamıyla dünyada, özel anlamıyla Türkiye’de insanların (insanlığın) özgürlükleri bu çember vasıtasıyla giderek sınırlandırılmaya çalışılıyor. İnsanların dinlerini, düşüncelerini, duygularını, hayat tarzlarını vb. sınırlandıran bu çemberin nasıl oluştuğu, lokomotifini kimin veya kimlerin idare ettiği önemli bir noktadır.
Beni bu önemli noktanın dışındaki bir gerçek ilgilendiriyor. Bu önemli gerçekliği irdelemeye çalışırsam değişik komplo teorileri de geliştirmem ya da geliştirilmiş komplo teorilerinden bazılarından bahsetmem gerekir ki, bir blog yazısıyla bunun altından kalkmak pek mümkün olmayabilir.
Önemli bir mesele, büyük çemberin içinde binlerce küçük çemberin oluştuğu ve bu küçük çemberlerin bilerek, isteyerek veya bilmeden büyük çembere hizmet ettiği, ettirildiği gerçeğidir. En dıştaki büyük çember insanlığı bir cenderenin içinde sıkıştırıp nefes alma alanlarını daralttıkça büyük çemberin içindeki küçük çemberler bölünme yoluyla çoğalmaya devam ediyor.
Bu bir bölünmüşlük sorunudur. Hz. Âdem’in çocukları Habil ve Kabil’in ihtilafıyla birlikte temelleri atılan bölünme geleneği günümüze kadar durmaksızın devam etmiş, durdurulamamıştır. Bu bir bakıma ilahî kaderdir. (Kur’an-ı Kerim’de bu meseleye de değinilmiş, insanların değişik ırk, renk, dil, din, fikir, kültür gibi ayırıcı özelliklere ayrılmasının hikmeti (gerekçesi) olarak birbirleriyle iletişim kurmalarının ve her türlü alışveriş yoluyla dünyanın imarına katkıda bulunmalarının hedeflendiği belirtilmiştir)
Biraz karmaşık oldu biliyorum. Şöyle toparlamaya çalışacağım. İnsanlar (insanlık), gruplar halindedir. Büyük veya küçük gruplar halinde bölünmüşler ve birbirine düşmanlık beslemeyi temel felsefe olarak benimsemişler.
Zamanla grupların kimi biraz daha büyüyor veya küçülüyor. Kimi gruplar da zamana yenilip ölüveriyor. Mesele grupların, büyümesi, küçülmesi veya ölmesi değil bizzat grupların varlığıdır. Mesele bu bölük pörçük, bu adalar, adacıklar halinde yaşama kültürüdür. Herkesin kendine bir getto kurup kendine has bir bayrak çekerek kendi derebeyliğini yaşamasıdır.
Tüm bu meselelerin yanında bir de esas mesele vardır ki, o da belirtmeye çalıştığım gruplar arası çatışmaları doğuran düşmanlık kültürüdür. Az önce bölünmenin, farklılaşmanın ilahî bir kader olduğundan bahsetmiştik. Bu ilahî bir kaderse bölünme ve farklılaşma kaçınılmaz oluyor. Peki çatışma? Çatışma da mı kaçınılmaz?
Beni düşündüren esas mesele şu: Grupları, gettoları, fikirleri, dinleri ve devletleri kim çatıştırıyor? Bunların arasındaki çatışmaların sebebi bir tür şebeke olabilir mi? Tüm kaosları yöneten bir şebekenin var olduğu fikri kafamı her zaman meşgul etmiştir. Yoksa insanlık adacıkları neden sürekli savaş halinde olsun ki? Tüm gözyaşlarının sebebi bu gizemde saklı!
Ben, insanlığın genel adası olarak gördüğüm büyük çemberin içindeki küçük çemberlere (insanlık adacıkları), harakiri çemberleri derken şunu kastediyorum: Her bir çemberin diğerine saldırması bir çeşit intihardır. Çünkü bu saldırılarda fikirler değil kılıçlar kullanılıyor.
Süleyman S. Aras

|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
Arkadaşına Gönder
26.3.2008 - Kim Mağdur? Ünzile mi, Başak Aydıntuğ mu?
Aysel Gürel’in yazdığı bir şarkı var. Aysel Gürel, turnelerinden birinde dinlediği veya şahit olduğu bir olayı, Ünzile’nin acı kaderini, yazar bu şarkıda.
Dikkatimi çekmiştir; Aysel Gürel’in vefatını takip eden günlerde, neredeyse bütün radyolarda onun eserleri arasında en çok Ünzile (özellikle Sezen Aksu ve Şebnem Ferah yorumları) çalındı. Adı Ünzile olan şarkının sözleri şöyle:
Ünzile insan dölü / On kardeş beşi ölü / Büyüdükçe un ufak / Ve gelir de görücü
İnci gibi dişi / Görücü bilir işi / Söğüdüm ağlar gider / Olur hatun kişi
Varmadan sekizine / Ergin oldu Ünzile / Hem çocuk hem de kadın / On ikisinde ana
Bir gül gibi al ve narin / Bir su gibi saydam ve sakin / Susar kadın Ünzile
Yağmuru kim döküyor? / Ünzile kaç koyun ediyor? / Dayaktan uslanalı / Hiçbir şey sormuyor
Korkar durur gitmez / Köyün en son çitine / İnanır o sınırda dünyanın bittiğine
Ünzile insan dölü / Bilinmezlere gebe / Sırların mihnetini / Yükleyip de beline
Gerçekten bir toplumsal yaraya parmak basan bu şarkıyı dinleyip de Ünzile ile bir empati kurmamak mümkün değil. Her ne kadar “Yağmuru kim döküyor?” mısrasının tam da bu şarkıdaki varlığını problemli bulsam ve sorgulasam da sözlerin örgüsü içinde kendini gizlemesi bu mısrayı orada kabul edilebilir kılıyor. Yoksa Ünzile, hiçbir sorunun cevabını bilmese ve bilemediğini sormaya cesaret edemese de yağmuru kimin döktüğünü pekâlâ bilmektedir. Onun aklı bu anlamda hiç de karışık değildir.
Buraya kadar, (şarkının da yardımıyla) Ünzile’nin mağduriyetini işlemeye çalıştım. Son günlerde yaşanan bir mağduriyet daha var; tüm mağduriyetler arasından cımbızla çekerek Ünzile’nin mağduriyetiyle kıyaslamaya uygun gördüğüm bir mağduriyet… Başak Aydıntuğ’un mağduriyetinden bahsediyorum.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi ve eski dekan yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Olcay Tiryaki Aydıntuğ’u (53) boğazından bıçaklayarak (belki de keserek) öldüren, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyan kızı Başak Aydıntuğ (21), ifadesinde cinayeti ayrıntılarıyla anlattı. Aydıntuğ, anne babasının boşanmasının ardından psikolojisinin bozulduğunu ve antidepresan kullandığını belirterek, “Annem, babamla boşanmasına benim neden olduğum gerekçesiyle bana yükleniyordu. Olay günü ‘köpek, sürtük, …kim bilir kimin koynundan geldin?’ diye hakaret etti. Bıçağı diğer elimle saçından tutarak boğazına sürdüm. Olay 3-4 saniyede bitti. O benim annem, çok pişmanım” dedi. (Gazeteler)
Bu haberi okuduktan sonra beni yadırgayanlar olabilir. Mantık olarak Başak Altıntuğ’u mağdur olarak göstermemin yadırganması normaldir de mantık her zaman işe yaramaz. Biraz daha farklı açılardan (analitik de diyebiliriz) bakan herkes buradaki gerçek mağdurun Başak olduğunu görecektir.
Anlamakta güçlük çekiyorum. Kimse Başak olayına ve benzerlerine, Aysel Gürel’in, Ünzile’nin olayına bakışı gibi bakmıyor. Sıradan bir haber gibi verip geçiyor. Gerçi Aysel Gürel de toplumun sadece bir kesimine derinlemesine bakmayı başarmıştır. Aynasını toplumun tamamına çevirmeyi başaramamıştır bir türlü. Bu anlamda toplumun sadece o bir kesimine başarılı bakış atan başka sanatçılarımız, aydınlarımız, siyasilerimiz de vardır; ama toplumun bir bütün olduğu hep ihmal edilmiştir. Bu konularda konuşan ve yazanların gündeminde, tüm cahilliği, geri kalmışlığı, töreleri, anlam ve mantık kalıplarına sığdırmakta zorlandıkları geleneksel dini duruşlarıyla hep o bir kesim vardır. O bir kesim de genellikle ülkenin doğusunda ya da büyük şehirlerin varoşlarındadır. Onların kutsal metinlerine baktığınızda ülkenin batısını, burjuvazisini veya aristokrat kesimini güllük gülistanlık bir hayat içinde sanırınız.
Gel gör ki, gerçek hiç de umulduğu gibi değildir. Sinsi bir ateş veya hain sam ulaşana kadar herkesin bahçesi elbette güllük gülistanlıktır. Ve fakat sekizine varmadan ergin olup onunda, on ikisinde kadın, lisede-kolejde ve üniversitede anne olmak, beyaz tozun bulutları üstünde uçmak (sonunda kamikaze gibi çakılmak), anne-baba katili olmak kimin sorunudur. Burada mağdur kimdir? Mağdur eden kimdir? Gözlerinizi uzaklardan çekip biraz da yakınlarınıza çevirirseniz mağdurların ve mağduriyetin sadece bir kesimin sorunu olmadığını, sizin burnunuzun dibinin de bir sorunu olduğunu dehşetli bir hayal kırıklığıyla göreceksiniz. Ve belki insan dölünün tamamının sorunlarına çareler arama insafına erişeceksiniz.
Şimdi gelin, hem Ünzile’nin hem de Başak’ın mağdur olduğunda hemfikirsek Ünzile şarkısını birlikte yeniden yorumlayalım:
Başak insan dölü / Tek kardeş ama ölü / Büyüdükçe un ufak / Ve gelir de bir öcü
İnci gibi dişi / Öcü şeytan bilir işi / Söğüdüm ağlar gider / Olur katil kişi
Varmadan sekizine / Özgür oldu Başak / Hem kadın hem de katil / Kaç kez oldu asi
Bir gül gibi al ve narin / Bir su gibi saydam ve sakin / Susar katil Başak
Hayatı kim verip alıyor? / Ölüm kaç darbe ediyor? / Anne katili olalı / Hiçbir şey sormuyor
Korkar durur gitmez / Hayatın en son çitine / İnanır o sınırda özgürlüğün bittiğine
Başak insan dölü / Bilinmezlere gebe / Sırlarını çözemedi hayatın / Yükleyip de beynine
Süleyman S. Aras

|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
Arkadaşına Gönder
25.3.2008 - Mim/Çocuk İstismarını Durdurun

Yine Harun; ama bu sefer blog tarihinin en anlamlı mimini göndermiş bana. Mimin başlığı: “Çocuk istismarını durdurun” Bu konuda yazmamız isteniyor. Bu konuyu işlerken bazı şeylere de değinmemiz gerektiği belirtiliyor. Bunlar;
Bir: Çocukluğunuzdan hatırladığınız ilk şarkı ve şu anda dinlediğinizde hissettirdikleri.
İki: Banner.
Üç: "Çocuk istismarını durdurun" sloganının yazıda geçmesi.
Daha mimi okur okumaz cevabının uzun olacağını tahmin etmiştim. Çünkü kolay kolay içinden çıkamayacağımı düşünmüştüm. Bunun için cumartesi gelen mim olgunlaşarak yazıya hazır hale bugün geldi.
Başlayalım.
Bir: Kimseyi kandırmaya çalışmayacağım. O zamanın (çocukluğumun) müzik kutusu olan radyo-teyp ile tanışmam gecikmeli olarak 13 (veya 15, emin değilim) yaşıma denk geldiği için (gömlekle tanışmam da aşağı yukarı aynı yaşlara denk gelmekte olup ilk gömleğimin bana kaç beden büyük geldiğini hatırlamıyorum) çocukluğumdan hatırladığım ilk şarkının biraz arabeskvari olması yadırganmaz umarım. O şarkı ki, o zamanlar özellikle askere gidecek gençler arasında adet olduğu üzere, abimin -adı Rüştü olan- askerlik hatırası olarak doldurttuğu bir kasette yer alıyordu. Şarkının sözleri:
Açtım sana kollarımı,
Bekledim hep yollarını.
Yokla artık vicdanını
Ağartmadan saçlarımı.
Bir anlasan şu aşkımı,
Sevemezsin başkasını.
Yokla artık vicdanını,
Ağartmadan saçlarımı.
Şeklinde devam edip giderdi. Şarkıyı şu anda dinlemiyorum; ama gördüğünüz gibi sözleri hâlâ aklımda. Sözleri aklıma gelince de birkaç tane daha saçımın ağardığını adım gibi biliyorum.
İki: Banneri da buraya ekleyince ikinci aşama da geçilmiş olacak.

Üç: Şimdi gelelim en can alıcı konuya, ocuk istismarı konusuna… “Çocuk istismarını dururun” dememiz yeterli olacak mı? Belki yeterli olmayacak; ama biz de hiçbir şey yapmadan oturmuş olmayacağız. Bir şey yapmış olacağız. En azından “yeter artık! Durdurun bu istismarı” demiş olacağız.
Çocuk işçiler, köle çocuklar, ailesi ya da ailesinden kaçıranlar tarafından insanlık onuruna sığmayacak muamelelere maruz kalan çocuklar… Hepsinden acısı ise tüm yasaklamalara ve takibata rağmen pornografinin pençesine düşmüş çocuklar… Ve bu düşmüşlük öylesine ürkütücü boyutlara gelmiştir ki, çocuk bu sektörün hem fiili hem fâili hem de mef’ûlü konumuna getirilmiştir.
Ortada bir mağduriyet olduğu kesindir ve bu mağduriyet ortak masumiyetimizin mağduriyetidir. Sorumluluk ise hem anne-babalarda hem eğitim sisteminde hem medyada hem de bize onlarca beden büyük gelen Batı kültürünü bize zorla empoze etmeye çalışanlardadır.
Aynı Batı kültürü, kendi geleceğini de mağdur etmeye başladığı içinidir ki, Batıda, Batı kültüründen kaçıp alternatif yaşam felsefelerinin peşinden koşan insan sayısı her geçen gün artmaktadır.
Bu işin de elbette bir çözümü vardır. Burada en büyük görev devlet baba ile ebeveynlere düşmektedir. Artık ebeveynler ve devlet baba el ele vererek bu istismarı durdurmalıdır. Evet, bu iş için el ele verelim dostlar ve el ele verin tüm düşman kardeşler.
Geleceğimizi omuzlarına inşa edeceğimiz çocuklarımızın (ki gelecek başka bir yere inşa edilemez) bilinçaltını kendi ellerimizle çürütürsek o geleceği inşa etmeden imha etmiş olacağız. Artık geleceğinize sahip çıkın ve çocuk istismarını dur-du-run!
Süleyman S. Aras

|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
Arkadaşına Gönder
22.3.2008 - Çıplaklığa Methiye
Soyunun çocuklar, genç kızlar, yetişkin kızlar, yeni gelinler, genç anneler, eski gelinler, yaşlı anneler ve nihayet nineler. Hepiniz soyunun. Siz soyunun ki geri kalmayalım. Siz soyunun ki, aydınlık geleceğimizi karartmak isteyenlere, göğsümüzü gere gere “işte biz buradayız” diyebilelim.
Gün gelecek kendi beyinlerini örümcek bağlamış insanlar sizi markaja alıp “yapmayın, etmeyin” diyecekler. Geçmişte bunun örneğini çok gördük. Nice arkadaşımızın beynini yıkayıp onları da kendileri gibi yapıverdiler. O arkadaşlarımızın bir kısmı soyunmaktan vazgeçerek daha mutedil denilen tuhaf kıyafetler giymeye başladı; bazıları daha da ileri giderek tesettür denilen öteki İslâm dininden (zira bizim inandığımız İslâm daha başka ve daha bir güzel) ithal bir giyim tarzını benimsedi.
Sakın ola onlara aldanmayasınız. Güzelim Batıdan ithal ettiğimiz ve her yıl etek boylarını biraz daha yukarı çektiğimiz, bluzları ve pantolonları biraz daha daralttığımız, göğüs ve sırt dekoltesini iyice derinleştirdiğimiz ve kıyafet devrimini tamamladığına inandığımız giyim-kuşam tarzınızdan sakın ödün vermeyiniz.
Bu bölüm özellikle genç kızlara… Benim güzel, genç ve akıllı kızlarım, bazılarınızın anne-babaları “biz muhafazakâr ve mütedeyyin bir aileyiz. Kızım n’olur böyle giyinme, kıyafetlerine biraz dikkat et” derlerse itiraz etmeyin. Sözlerini dinliyormuş gibi davranın; daha uzun etekler edinip daracık bluzunuzun üzerine bol bir mont alın. Okula veya işe giderken her on metrede bir eteğinizi belden bir katladığınızda, gideceğiniz yere kadar boyu istediğiniz ölçülere gelecektir. Güzelim vücudunuzun tüm hatlarını sergilemek için aldığınız daracık bluzun işlevsel hale gelmesi için de evden yeterince uzaklaştığınız kanaatine varınca o bol monttan kurtulursunuz, olur biter. Böyle pratik bir yöntem varken anne-babanızı üzmeyin. “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı…” prensibini unutmayın. Daha sonra kendi ayaklarınızın üstünde durmayı başardığınızda size kim karışabilir ki? O zaman bağnaz kocalarınız bile “gık” çıkaramaz size. Çünkü onlara karşı kullanabileceğiniz çok etkili silahlarınız var: size olan sevgisi, güzelliğiniz, sizden ayrılsa da sizden bir numara büyüğünü bulamayacağı gerçeği ve en önemlisi sizi böyle görüp kabul ettiği meselesi bu silahlarınızdan sadece birkaçıdır.
Etek boyu konusuna değinmişken şu meseleyi de atlamayayım: İlk ve ortaöğretim kurumlarında bazı müdürlerin, idarecilerin ve öğretmenlerin, genç kızlarımızın etek boyuna karışmasından fena halede huylanan ve gerekli mercilere şikâyette bulunan aydın ve çağdaş öğretmenlerimize iftiralar atılabilir. Onlara, genç kızların bacaklarına, orasına-burasına bakmaktan hoşlanan, bunun için etek boyuna müdahaleyi engellemeye çalışan sübyancılar gözüyle bakanlar olabilir. Bu tür durumlarda kesinlikle bu öğretmenlerinizden yana tavır alın. Girdiğiniz bu dayanışma ruhunu pekiştirmek için sizi evlerine davet eden öğretmenlerinizi kırmayın. Bu konuda sizi tereddüde düşürebilecek basın-yayın haberlerinden ibaret safsatalara kulak asmayın. O tehlikeler ancak dizi ve filmlerde -o da beyinlerimizi yıkamak için- olur.
Şu gericilerin söyledikleri şeylere bakar mısınız? Kadın-erkek karışık olarak aynı havuza giremezmiş, denizde birlikte yüzemezlermiş… bunlar ayıpmış, günahmış. Bizim kalbimiz temiz, bizim onlar gibi bastırılmış cinsel duygularımız yok. Çünkü her çağdaş insan gibi cinselliği çok erken yaşlarda yaşamaya başladık. O kadar çok şey görüp yaşadık ki, bizim midemizin kaldıramayacağı bir genişlikten ve rahatlıktan söz edilemez.
Güzel kızım, şunu da unutma! Ne kadar soyunursan keşfedilme şansın da o kadar artacak. Böylece sanatçı, manken, aktris olma gibi rüyalarını süsleyen mutlu geleceğe ulaşman daha kolay olacak. Soyunup para kazanacaksın, para kazandıkça daha çok soyunacaksın. Paraya para demeyeceksin.
Kültürden, örf-adetten, din ve gelenekten bahsedenlere gelince onlara diyecek fazla sözümüz yoktur. Bizim gibi düşünmeyenler ve bizim gibi yaşamayanlar bizden uzak olsun yeter. Bizim de beyinlerimizi yıkayıp kendilerine benzetirler diye onlarla iletişim kurmuyoruz. Çünkü geçekten çok tehlikeli insanlar. Büyü mü yapıyorlar? Efsunluyorlar mı ne? Tuzaklarına düşen bir daha kurtulamıyor.
Sözü fazla uzatmaya gerek yok. Allah bize nefis vermiş değil mi? Nefis ve nefsani arzular gereksiz olsaydı bize verilir miydi hiç?
Evet değerli okur, sana, bana ve ona; senin, benim ve onun yani hepimizin değip geçtiği tüm insanlara çıplaklık güzellemeleri yapılırken ve medeniyetin, çağdaşlığın, ilerlemeciliğin ve her türlü gelişmenin çıplak bedenlerle kazanılabileceği yanılgısı aşılanırken üç aşağı beş yukarı bu argümanlara başvuruluyor.
Ben kendimce bir ironi yapmaya çalıştım. Kim bilir, bu konuda daha ne ilginç hikâyeler vardır.
Süleyman S. Aras

|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
Arkadaşına Gönder
20.3.2008 - Akışı Bozan Cümleler
Soru:
Herhangi bir yazıda hangi cümleler statik düşüncenin akışını bozarak fena halde can sıkmaktadır?
A) Ezber bozan cümleler.
B) Statükoya aykırı cümleler.
C) “Gak, guk” değil “hak, hukuk” diyen cümleler.
Ç) “Senin okuduğun okulda bunları da öğrenmeye imkân var mı?” dedirten cümleler.
D) Yaşından-başından, kılığından-kıyafetinden beklenmeyen, beklenmediği için de anıda dumura uğratan cümleler.
E) Yürek hoplatan cümleler.
F) Sahibinin yüzünü kızartmayan cümleler.
G) Pazara; iplik, kirli çamaşır türünden tekstil ürünleri çıkaran cümleler.
Ğ) Alternatif sunan cümleler.
H) Kolaycı değil kolaylaştırıcı cümleler.
I) Hadsize haddini bildiren cümleler.
İ) Dövmekten beter eden cümleler.
J) Cüzdana değil vicdana hitap eden cümleler.
K) İstikbal değil istiklal peşinde koşan cümleler.
L) Hepsi
Elbette ezber (pardon akışı) bozan cümleler bunlarla sınırlı olamaz. Benim aklıma ilk etapta bunlar geldi. Okurlarımla paylaşmak istedim.
Süleyman S. Aras

|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
Arkadaşına Gönder
| *** - Bu Blogun İçeriğinin Telifi Hakkında - *** |
|
|
| Hakkımda
Sanal aleme ve sanal alemdeki herkese "açık" ve "natık"; dinleme ve saygı gösterme erdemi gösteremeyen gerçek insanlara ise "ketum" olan... "Sen" de sanal alemde olduğun için "sana" da konuşan...
|
|